olaygazetecilik @ hotmail.com

(Ama önce neden yanlış düşündüğünü kabul et!)


İnsan, düşündüğünü zanneden bir varlık değildir.
İnsan, alıştığı şekilde düşünen bir varlıktır.
Bu ayrım hayati önemdedir. Çünkü çoğu insan zihnini kullandığını sanır; oysa zihni tarafından kullanılır. Düşünceler gelir, yerleşir, kök salar ve kişi bunları “ben” zanneder. İşte psikopatolojinin başladığı yer tam olarak burasıdır: Düşünceyle özdeşleşme.
“Ben böyle hissediyorum” diyen insanın büyük kısmı aslında şunu söylemektedir:
“Ben böyle düşünüyorum ama bunu fark etmiyorum.”
Modern psikiyatrinin ve özellikle bilişsel terapilerin iddiası şudur:
İnsanların büyük bölümü, acılarını dış koşullar yüzünden değil, yanlış düşünme sadakati yüzünden yaşar.
Yanlış düşünce çoğu zaman cehaletten doğmaz. Aksine, yıllar içinde pekiştirilmiş bir zihinsel konfordur. İnsan bazı düşünceleri sevdiği için taşır. Onlar kimliğinin parçasıdır.
“Ben böyleyim.”
“Ben hassasım.”
“Ben çok derin düşünüyorum.”
Bu cümlelerin çoğu, klinik olarak incelendiğinde derinlik değil, çarpıtma barındırır. Özellikle depresyon ve kaygı bozukluklarında kişi, yanlış düşünmeyi bir tür sadakat gibi yaşar. Çünkü o düşünceler tanıdıktır. Tanıdık olan güvenlidir. Güvenli olan sorgulanmaz.
Aaron T. Beck depresyonu bir “üzgünlük hali” olarak değil, bilişsel bir körlük olarak tanımlar. Depresif birey, gerçekliği çarpıtan bir zihinsel filtreden bakar dünyaya. Sorun olaylarda değil, olayların yorumlanma biçimindedir.
Ve bu yorumlar çoğu zaman otomatik, refleksif ve sorgulanmamıştır.
İnsan kötü hissettiği için yanlış düşündüğüne inanmak ister. Bu, sorumluluğu azaltır. Çünkü duygular “kontrol edilemez” kabul edilir. Oysa düşünceler kontrol edilebilir.
Bilişsel Davranışçı Terapinin temel aksiyomu nettir:
Duygular, düşüncelerin sonucudur.
Bu, romantik bir önerme değildir. Klinik gözlemle, deneyle ve tekrar tekrar doğrulanmış bir gerçektir. Aynı olay karşısında bir kişi çökerken, diğeri toparlanabiliyorsa, bunun nedeni karakter değil; bilişsel yapıdır.
Beck’in tanımladığı bilişsel çarpıtmalar - felaketleştirme, ya hep ya hiç düşünme, zihin okuma, kişiselleştirme - masum zihinsel hatalar değildir. Bunlar süreklilik kazandığında kişinin duygusal kaderini belirler.
Bir insan sürekli en kötü senaryoyu düşünüyorsa, kaygılı olması “normal” değildir; kaçınılmazdır.
Albert Ellis bu meseleyi daha radikal bir yerden ele alır. Ona göre insanı hasta eden şey yaşadıkları değil, yaşadıklarına dair irrasyonel talepleridir.
Ellis’in ABC modeli burada berraklaştırıcıdır:
A: Olay
B: İnanç
C: Sonuç
İnsanlar A’ya odaklanır. Oysa C’yi belirleyen B’dir.
“Eleştirildim → mahvoldum.”
Bu zincir yanlış kurulmuştur.
Doğrusu şudur:
“Eleştirildim → eleştirilmeyi felaketleştirdim → kaygılandım.”
Ellis’in iddiası şudur:
İnsanların büyük kısmı, acı çekmek için mantıksız inançlarını ısrarla korur.
“Beni herkes sevmeli.”
“Hata yapmamalıyım.”
“Güçsüz görünmemeliyim.”
Bu cümleler kültürel olarak ödüllendirilir. Oysa psikiyatrik olarak patolojiktir.
Doğru düşünmek, olumlu düşünmek değildir. İyimserlik bazen inkarın kibar adıdır. Doğru düşünmek, gerçeklikle temas halinde kalabilmektir.
Gerçekçilik rahatsız edicidir. Çünkü:
Kontrolün sınırlı olduğunu kabul ettirir
Belirsizliği tolere etmeyi gerektirir
“Kesin” cümlelerden vazgeçmeyi zorunlu kılar
Yanlış düşünen zihin kesin konuşur.
Doğru düşünen zihin ihtimallerle çalışır.
“Kesin başarısız olacağım.”
“Bunun sonu kötü.”
Bu cümleler birer kehanet değil, zihinsel tembelliktir.
Sorun sadece bireysel değildir. Toplum yanlış düşünceyi besler. Kaygıyı ciddiyetle, mutsuzluğu olgunlukla, acıyı derinlikle karıştırır. Sürekli tetikte olmayı “akıllılık” sayar.
Bu yüzden insanlar rahatladığında suçluluk hisseder.
Mutlu olduğunda bir şeyleri ihmal ettiğini düşünür.
Toplum bireye şunu öğretir:
“Rahat olma, gevşeme, sorgulama; hisset.”
Bu, kolektif bir bilişsel çarpıtmadır.
Doğru düşünmek bir erdem değil, alışkanlıktır. Öğretilir, çalışılır, tekrar edilir. Kimse otomatik olarak doğru düşünmez. Zihin, eğitilmezse abartır, geneller, felaketleştirir.
BDT’nin gücü buradadır:
Duygularla boğuşmaz, düşünceleri sorgular.
“Bu düşüncenin kanıtı ne?”
“Bu düşünce işe yarıyor mu?”
“Buna inanmak beni nereye götürüyor?”
Bu sorular sorulmadığında, zihin gerçeğin değil korkunun hizmetkarı olur.
İnsan acıdan tamamen kurtulamaz. Ama gereksiz acıdan kurtulabilir. Gereksiz acının kaynağı ise çoğu zaman hayat değil, hayata dair yanlış düşüncelerdir.
Zihnini denetlemeyen insan, duygularının esiri olur.
Duygularının esiri olan insan, hayatını yönetemez.
Doğru düşünmek huzur vermez.
Ama özgürleştirir.
Ve özgürlük, iyi hissetmenin en sağlam zeminidir.