olaygazetecilik @ hotmail.com

Geçenlerde muayenehanede, seans aralarında hep yaptığım gibi kahvemi yudumlarken, kütüphanemin arkalarında kalmış emektar bir dosta gözüm ilişti: Erich Fromm’un Sevme Sanatı. Şöyle bir elime aldım, sayfalarını karıştırdım. Kitap sararmış ama içindeki o amansız, o adeta nevrotik savunmalarımızı paramparça eden tokat gibi sorular dün yazılmış gibi taze. Kendi kendime güldüm. Yahu dedim, Fromm bu kitabı 1956’da yazdı. Aradan yetmiş yıla yakın zaman geçmiş, dünya değişmiş, Berlin Duvarı yıkılmış, dijital devrim insan ruhunu esir almış, insanlık kuantum bilgisayarlarıyla uğraşır hale gelmiş; ama insanoğlunun o en kadim, o en beceriksiz olduğu alan milim değişmemiş: Sevmek.
Hala hepimiz sevilmek için can atıyor, kliniklerin kapısını "Neden kimse beni anlamıyor?" diye aşındırıyor, ama sevmeyi bir türlü beceremiyoruz. Çünkü insan, sevmeyi bir yeti, entelektüel ve ruhsal bir çaba gerektiren bir “sanat” olarak değil, piyasada tesadüfen çıkacak bir “şans” veya doğru nesneyi bulma meselesi olarak görüyor. Gelin bugün poliklinik havasından biraz sıyrılalım, bir psikiyatrist gözlüğüyle ve Fromm’un o şahane entelektüel mirasıyla şu bizim meşhur “aşk ve sevgi” meselemizi biraz masaya yatıralım. Bakalım neden her seferinde o narsisistik varoluşumuzla duvara tosluyoruz?
Fromm’un kitabında en sevdiğim, altını kalın kalın çizdiğim saptamalardan biri şudur: “İnsanlar sevmeyi bir nesne sorunu olarak görüyorlar, bir yetenek sorunu olarak değil.” Ne demek bu? Biz zannediyoruz ki, ortada bir "sevememe" problemi yok; sadece "doğru insanı bulamama" problemi var. Ah, o meşhur "doğru insan"! Hani şu beyaz atlı prensler, kusursuz prensesler, ruh ikizleri... Sosyal medya çağında bu durum tam bir histeriye, adeta bir dijital market alışverişine dönüştü. Uygulamalarda sağa sola kaydırırken aslında bir insan aramıyoruz; vitrindeki bir malı inceliyoruz. Boyu tutsun, kariyeri uysun, burcu benimkiyle anlaşsın, hobileri Instagram estetiğime gölge düşürmesin...
Bir ressam düşünün. Resim yapmak istiyor ama fırçayı eline alıp teknik çalışmıyor, renklerin psikolojisini öğrenmiyor, perspektiften haberi yok. Sadece sokak sokak gezip "Ben hala doğru manzarayı bulamadım, bir bulsam ne biçim şaheser yaratacağım" diye yakınıyor. Komik değil mi? İşte bizim durumumuz tam olarak bu. Sevmeyi bir eylem, bir maharet, emek isteyen bir zanaat olarak görmüyoruz. Bir gün bir kafede otururken, o büyülü yıldırımın bize çarpacağını ve birdenbire, hiçbir entelektüel ve ruhsal çaba sarf etmeden "mükemmel bir aşık" olacağımızı hayal ediyoruz. Yok öyle bir yağma! Sevgi bir piyango değildir; sevgi, kas gibidir, çalıştırılmadıkça körelir.
Erich Fromm, sosyolojik analizlerinde çok acımasızdır ama haklıdır. Toplumun insanı birer "tüketiciye" dönüştürdüğünü söyler. Bizler her şeyi satın alınabilir, takas edilebilir bir meta olarak görmeye o kadar alıştık ki, farkında olmadan ikili ilişkilerimizi de birer şirket evliliğine, birer ticaret anlaşmasına çevirdik. Bugün "Seni seviyorum" diyen birçok insanın bilinçaltındaki tercüme şudur: "Bendeki sermaye ile sendeki sermaye denk, gel güçlerimizi birleştirelim." Benim yakışıklılığım veya güzelliğim, senin sosyal statünle takas edilir. Benim entelektüel birikimim, senin finansal güvencenle dengelenir. Karşılıklı bir "bence adil bir alışveriş oldu" hissi doğduğunda, adına aşk diyoruz.
Peki ya pazar değeri düşünce ne oluyor? Eşlerden birinin işleri bozulduğunda, yaşlandığında, ya da depresyona girip o "neşeli ve enerjik" ambalajını kaybettiğinde ne oluyor? Ticaret bitiyor, iflas bayrağı çekiliyor ve "Biz artık frekans tutturamıyoruz" denilerek ilişki tasfiye ediliyor.
Gerçek sevgi bir pazarlık değildir. Gerçek sevgi, bir şey almak için değil, verebilmek için duyulan bir coşkudur. Ama "vermek" eylemini insan bir kayıp, bir eksilme olarak algılıyor. "Ben ona gençliğimi verdim, o bana ne verdi?" cümlesini kaç kez duydunuz klinikte veya eş dost meclisinde? Sevginin kendisi bir ödül değilse, verdiğiniz şeyin hesabını tutuyorsanız, siz zaten hiç sevmemişsiniz demektir; sadece iyi bir muhasebecisinizdir.
Gelelim işin psikiyatrik boyutuna. Bizim bugün kliniklerde en çok uğraştığımız, çağın vebası haline gelen o meşhur kavram: Narsisizm. Fromm, sevebilmenin önündeki en büyük engelin narsisizm olduğunu söylerken bugünkü "Selfie" toplumunu görseydi muhtemelen "Ben size demiştim" diye bıyık altından gülerdi. Narsisistik insan için dış dünya, nesnel bir gerçeklik olarak var olmaz. Dışarıdaki her şey ve herkes, sadece onun kendi ihtiyaçları, arzuları ve korkuları çerçevesinde bir anlam taşır.
Bir narsisist sevdiğinde, aslında karşısındakini sevmez; karşısındakinin gözünde gördüğü kendi yansımasını sever. "Beni ne kadar çok seviyor, bana ne kadar hayran, beni nasıl da el üstünde tutuyor" diye coşkuya kapılır. Karşı taraf kendi bağımsız kişiliğini, sınırlarını, farklı fikirlerini ortaya koyduğu an büyü bozulur. Çünkü narsisist için öteki insanın "farklı" olması bir tehdittir.
Sevginin temel ögelerinden biri saygıdır. Saygı kelimesinin kökeni Latincede respicere’den gelir, yani "bakmak, olduğu gibi görmek" demektir. Bir insanı saymak, onu kendi şablonlarımıza uydurmaya çalışmadan, onun kendi arzu ve hedefleri doğrultusunda büyümesini istemektir. Biz ne yapıyoruz? Sevgilimizi alıp kendi narsisistik heykel tıraşlığımızla yontmaya, onu kendi fantezilerimizin kölesi yapmaya çalışıyoruz. Sonra da o heykel canlanıp bizi eleştirince "Sen çok değiştin" diye ağlıyoruz.
Bir diğer büyük yanılgımız ise, patolojik bir bağımlılığı "büyük bir aşk" zannetmektir. Hani o meşhur arabesk şarkılardaki gibi: "Sensiz yaşayamam", "Sen yoksan ben bir hiçim"... Kulağa çok romantik geliyor değil mi? Aslında bu psikiyatrik açıdan tam bir felakettir. Fromm buna "ortakyaşamsal birlik" der. Tıpkı anne karnındaki fetus ile anne arasındaki ilişki gibi. Fetus anneye bağımlıdır, nefes alamaz, beslenemez.
Yetişkin ilişkilerinde de eğer iki insan birbirine bu şekilde yapışıyorsa, orada sevgiden değil, derin bir yalnızlık ve varoluşsal bir güvenlik korkusundan söz edebiliriz. "Sensiz ben bir hiçim" diyen insan, aslında karşısındakine muazzam ve taşınması imkansız bir yük yüklemektedir. Fromm der ki: "Sana ihtiyacım var, çünkü seni seviyorum" olgun sevgidir. "Seni seviyorum, çünkü sana ihtiyacım var" ise olgunlaşmamış, çocuksu sevgidir. Eğer tek başınıza ayakta duramıyorsanız, yalnızlığınızla barışık değilseniz, içindeki o derin varoluşsal boşluğu kapatmak için birinin hayatına sülük gibi yapışıyorsanız, bunun adı aşk değil, psikolojik bir can simididir. Ve bilin bakalım ne olur? O can simidi bir gün mutlaka patlar, siz de o okyanusta boğulursunuz.
Peki ne yapacağız Mesut Hoca, reçete nedir derseniz... Fromm’un reçetesi öyle eczaneden alınacak cinsten değil. Sevmek, her şeyden önce bir aktif eylemdir. Oturup beklenmez, gidip inşa edilir. Ve en önemlisi, sevgi bir inanç işidir. Buradaki inanç dinsel bir inanç değil; bir insana, onun özüne, değişmeyeceğine ve sadakatine duyulan rasyonel güvendir. Bugünün dünyasında risk almak istemiyoruz. "Önce o bana garanti versin, önce o beni sevdiğini kanıtlasın, ben sonra yatırım yaparım" diyoruz. Sigorta poliçesi imzalar gibi ilişki yaşıyoruz.
Oysa sevmek, kendini garanti olmadan, tamamen teslim ederek birine bırakmaktır. Karşındakinin seni incitebilme ihtimalini bile bile ona bu krediyi vermektir. Bu yüzden Fromm, sevgiyi korkakların işi değil, cesurların işi olarak tanımlar. Bugün etrafımızda neden bu kadar çok "ilişki mağduru", neden bu kadar çok "yalnız ve mutsuz" insan var biliyor musunuz? Çünkü herkes çok akıllı, herkes çok temkinli, herkes çok garantici... Ama kimse cesur değil.
Toparlayalım... Sevme Sanatı’nı kapatıp masama koyduğumda şunu bir kez daha anladım: İnsanın temel problemi sevgisizlik değil, insanın kendiyle olan meselesini çözememiş olmasıdır. Kendini tanımayan, kendi yalnızlığıyla barışmamış, kendi içindeki o narsisistik canavarı evcilleştirememiş bir insanın "Ben çok güzel seviyorum ama hep yanlış insanlara denk geliyorum" demesi, ehliyeti olmayan birinin "Ben çok iyi şoförüm ama bütün ağaçlar benim üstüme geliyor" demesinden farksızdır.
Eğer gerçekten sevmek istiyorsak; bunun sabır, disiplin, konsantrasyon ve her şeyden önce muazzam bir alçakgönüllülük gerektiren bir sanat olduğunu kabul edeceğiz. Çıraklığını yapmadığımız hiçbir sanatın ustası olamayız. Hadi şimdi aynanın karşısına geçin ve kendinize sorun: Siz gerçekten sevmeyi biliyor musunuz, yoksa sadece vitrinde iyi duracak bir alıcı mı arıyorsunuz? Cevap canınızı acıtabilir, ama unutmayın, psikiyatride iyileşme her zaman o ilk acıyla başlar.