İki İnsan Arasındaki En Kısa Mesafe
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da,
Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
Bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte,
Yani yürekte.
Nazım Hikmet
İnsanlık tarihi boyunca üzerine en çok konuşulan, en çok şiir yazılan, uğruna krallıkların yıkılıp tahtların feda edildiği, her dönemin modası geçmeyen o meşhur ikilisi: Aşk ve sevgi. Kelimeler değişir, yüzler farklılaşır, çağlar atlanır ama insanın o temel arayışı hep baki kalır. Peki, nedir bu iki kavramı sosyal yaşantımızda sürekli birbirinin yerine kullanmamıza rağmen aslında aralarında uçurumlar, felsefi paradokslar barındıran o gizemli kimya? Gelin bugün, kalbimizin ritmini altüst eden bu iki karmaşık duygu durumunu biraz ironiyle, biraz gerçeklikle ve bolca Türk edebiyatının başyapıtlarıyla masaya yatıralım, insan ruhunun bu en tatlı eziyetini birlikte irdeleyelim.
Popüler kültürün, romantik komedi filmlerinin ve sosyal medya algoritmalarının bize dayattığı o parlak, konfetili, her şeyin pembe göründüğü illüzyonla başlayalım söze. Günümüz dünyasında aşk, sanki süpermarket raflarından alınıp hemen tüketilecek, ambalajı parlak bir enerji içeceği gibi pazarlanıyor. "İlk görüşte vuruldum, kalbim göğüs kafesimden fırlayacak gibi oldu, midemde kelebekler uçuşuyor, onsuz nefes alamıyorum..." Beynin dopamin, serotonin ve noradrenalin bombardımanına uğradığı, prefrontal korteksin yani mantıklı düşünen, muhakeme yapan merkezimizin geçici olarak askıya alındığı o muazzam ve tatlı felaket dönemi.
Aşk, evrimsel ve biyolojik doğası gereği aslında son derece bencilce bir esrime halidir. Orada karşınızdaki insanı gerçek haliyle görmezsiniz; onun sizin üzerinizde yarattığı o büyüleyici yansımayı, o yüksek enerjiyi seversiniz. Hatta abartıp, karşınızdaki sıradan ölümlüyü alıp mitolojik bir tahta oturtursunuz ki, sonradan oradan düşüşü hem onun için hem sizin için oldukça sarsıcı olur.
Türk edebiyatının usta kalemi Reşat Nuri Güntekin’in o derin, hüzünlü ve bir o kadar da toplumsal gerçekçi romanı Damga’yı zihnimizin bir köşesinden çıkarıp masaya koyalım. İffet ile Vedia’nın o çıkmaz sokaklardaki aşkı, sadece iki kalbin alelade bir çarpışması mıdır? Elbette hayır. İffet, sevdiği kadının namusunu, toplumsal itibarını korumak adına hiç işlemediği bir suçu, bir hırsızlık lekesini seve seve üzerine alır ve ömrü boyunca toplum tarafından dışlanmayı göze alarak o hayali "damga" ile yaşar.
İşte aşkın o gözü kara, rasyonellikten tamamen uzak, adeta kendi varlığını hiçe sayan deli gömleği tam olarak budur. Aşık insan, toplumun kurallarını, mantığın sınırlarını, kariyer planlarını, hatta kendi geleceğini bile bir çırpıda gözden çıkarabilir. İffet’in sırtında taşıdığı o ağır yük, aslında aşkın insan ruhuna vurduğu o gizli ama silinmez mühürden başka nedir ki.
Ancak Reşat Nuri bize bu dramatik hikayeyle çok acı bir gerçeği fısıldar: Toplumun katı gerçekleri, gündelik hayatın monotonluğu ve zamanın o aşındırıcı, törpüleyici gücü, gün gelir o en büyük fedakarlıkları, o çıkışları bile sıradanlaştırır. Aşkın o ilk fırtınası, o yüksek gerilim hattı dindiğinde, geriye hayatın çıplak, soğuk ve bazen de son derece acımasız koordinatları kalır. İffet’in fedakarlığı bir süre sonra hayatın gerçekleri karşısında trajik bir yalnızlığa dönüşür. Demek ki neymiş? Sadece o ilk rüzgarla, sadece o gözü kör tutkuyla bir ömür boyu gemiyi yürütmek, rüzgar ansızın kesildiğinde açık denizde susuz kalmaya benziyormuş.
Peki, madem aşk bu kadar tehlikeli, insanı kendi gerçeğinden koparan ve sonu çoğunlukla hüsranla biten nörolojik bir fırtınaysa, biz insanoğulları neden yüzyıllardır ısrarla ve inatla onun peşinden koşuyoruz? Neden bile bile o ateşe yürüyoruz? Çünkü insan, laboratuvarda üretilmiş tamamen rasyonel bir robot değil, doğası gereği paradoksal, çelişkilerle dolu bir varlıktır.
Düzenli, güvenli, her detayı planlanmış sıkıcı hayatlarımızın içinde biraz kaos, konfor alanlarımızın tam ortasında bizi canlandıracak biraz risk ararız. Aşk bize o riski, o hayatta olma hissini altın tepside sunar. Kumar masasına oturmak gibidir; kazanacağınızın garantisi yoktur ama o heyecan beyne en büyük ödülü verir. Ancak biyolojinin de kuralları vardır ve bu fırtına sonsuza kadar sürmez. Süremez de zaten; insan organizması o kadar yüksek dozda nörokimyasal uyarılmaya, o kalp çarpıntılarına uzun süre dayanamaz, kalbimiz ve ruhumuz yorulur.
İşte tam o esnada, o fırtınalı deniz durulduğunda, sis perdesi ortadan kalktığında önümüzde iki net yol belirir: Ya büyük bir hayal kırıklığıyla, "Aslında hiç de düşündüğüm gibi biri değilmiş" diyerek limana döneceğiz ya da o ilkel aşkı, o çok daha derin, sakin, koruyucu bir okyanusa, yani gerçek sevgiye tahvil edeceğiz.
Sevgi, aşkın aksine aceleci, telaşlı ve hırçın değildir. Sevgi, bir insanın kusurlarını, defolarını, sabah huysuzluklarını, çocukluktan kalma o kırgın yaralarını bilip, tüm bunlara rağmen "Ben senin gerçeğinle buradayım ve seni her halinle kabul ediyorum" diyebilme olgunluğudur. Aşk bir anlık muazzam bir illüzyonsa, sevgi sabırla, emekle, adeta bir heykeltıraş gibi mermeri ince ince işleyerek ortaya çıkarılan bir zanaattır. Aşıkken karşınızdakini kusursuz bir tanrı ya da tanrıça sanırsınız; severken ise onun sadece bir "insan" olduğunu görür, o insaniyetin tüm eksikliklerini, zayıflıklarını şefkatle sarmalarsınız. Aşkta bir sahiplenme ve esaret arzusu vardır; sevgide ise özgür bırakma, onun varlığından ve mutluluğundan beslenme bilgeliği mevcuttur.
Aşkı, Leyla Erbil’in o muhteşem eseri Mektup Aşkları’nda gözlemleriz. Kitaptaki mektupları dikkatli bir gözle, satır aralarını kaçırmadan okurken, karakterlerin birbirlerine duydukları o tutkulu, o yakıcı arzunun ardındaki derin yalnızlığı, iletişimsizliği ve aslında karşılarındaki kanlı canlı insanı değil, tamamen kendi kafalarında, kendi dünyalarında yarattıkları o idealize edilmiş "aşk" fikrini sevdiklerini fark edersiniz. "Seni seviyorum" diye başlayan o upuzun, ağdalı cümlelerin ardında aslında bir itiraf yatar: "Ben benim kafamdaki, benim kurguladığım, bana ait olan seni seviyorum."
Leyla Erbil, o benzersiz edebi dehasıyla bize aşkın o bencil yönünü adeta bir cerrah titizliğiyle gösterir. Mektuplar postalanır, kelimeler havada uçuşur, sayfalar dolusu edebi tiradlar atılır ama gerçek bir sevginin, o sahici köprünün temelleri atılamazsa, o mektuplar sadece iki yalnız ruhun kendi odalarında yankılanan kendi seslerinden ibaret kalır. Aşk, uzaktan uzağa beslenebilen, mektupların satır aralarında, hayallerde icat edilebilen, mesafelerle büyüyen bir duygu olabilir; fakat gerçek sevgi, yan yana durmayı, aynı odadaki sessizliği paylaşabilmeyi, hayatın o en sıkıcı, en sıradan anlarında bile o gerçekliğin yükünü beraberce, omuz omuza sırtlamayı gerektirir. Günümüz dünyasının mektupları yerini anlık mesajlara, emojilere bıraktı belki ama o hayallerde kaybolma hastalığı hiç değişmedi, aksine daha da katmerlendi.
İçinde yaşadığımız her şeyin dijitalleştiği dünyada ise durum daha da trajikomik, daha da ironik bir hal aldı. Akıllı telefonların parlak ekranlarını sağa sola kaydırarak, bir giysi beğenir gibi "aşk" arayan, ilk fikir ayrılığında ya da en küçük bir kavgada "elektrik alamadım, frekansımız uymadı" diyerek ilişkileri birer kullan-at mendili gibi çöpe atan zamanımız insanı, ne aşkın o sarsıcı, insanı altüst eden dürüst fırtınasına cesaret edebiliyor ne de sevginin o emek, sabır ve zaman gerektiren usta işçiliğine katlanabiliyor. Her şeyin baş döndürücü bir hızla tüketildiği, nesneleştiği bu çağda, maalesef insani duygular da fast-food kültürünün kurbanı oluyor.
Hem hiç yara almayalım, konforumuz hiç bozulmasın, özgürlüğümüz kısıtlanmasın, canımız hiç yanmasın istiyoruz hem de hayatımızın sonuna kadar sürecek, bizi o yalnızlığımızdan çekip çıkaracak o muazzam, sarsılmaz bağa sahip olmak istiyoruz. Yok öyle bir dünya! Hem okyanusun derinliklerindeki inciyi istiyorsak hem de ıslanmaktan, boğulma tehlikesi atlatmaktan korkuyorsak, sadece kıyıda oturup dalgaları seyretmekle yetiniriz. Yara almaktan bu kadar çok korkarak aşkın o şifalı, arındırıcı sularında yıkanamazsınız. Hayat, cesurları sever; duygular dünyası ise en çok da kırılmayı göze alabilenlerin ödüllendirildiği bir yerdir.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun o nadide eseri Hep O Şarkı’sına bakalım. Yakup Kadri denince popüler kültürün ve okul müfredatlarının aklına hep Yaban’ın köylü-aydın çatışması ya da Kiralık Konak’ın nesil çatışmaları gelir. Oysa Hep O Şarkı, yazarın ömrünün son döneminde kaleme aldığı, edebi dehasının ve insan ruhunu çözme yeteneğinin zirvesine ulaştığı, adeta bir kuğu şarkısı niteliğindeki en iyi ve ne yazık ki en az bilinen romanıdır.
Sultan Abdülaziz döneminin o eski, ahşap konaklı, salkım söğütlü İstanbul dekorunda, Münire’nin o naif iç dünyasından akan sessiz, derinden ve adeta zamansız bir nehir gibidir bu kitap. Roman, bize aşkın ve sevginin zamanın o acımasız dişlileri karşısındaki muazzam direnişini, ama aynı zamanda o kaçınılmaz kabullenişini anlatır. Hayat akıp gider, devirler değişir, koca imparatorluklar sarsılır, saraylar yıkılır, insanlar yaşlanır, saçlara aklar düşer ama ruhun o en derin, en saf köşesinde mırıldanılan o ilk melodi, o ilk dokunuş, hafızada hep taze kalan "hep o şarkı" olarak varlığını sürdürür. Münire’nin Cemil’e duyduğu aşk, dış dünyanın tüm çalkantılarına, araya giren mesafelere, imkansızlıklara ve geçen onca yıla rağmen zamanla yakıcı bir hırstan arınarak içsel bir sevgiye, bir yaşam enerjisine, bir varoluş biçimine dönüşür.
Yakup Kadri bu benzersiz eserinde, aşkın sadece gençlik yıllarında yaşanan geçici bir hormonal heves olmadığını; aksine doğru işlendiğinde, yaşlılıkta bile ruhu besleyen, insanı hayata bağlayan, ona anlam katan edebi ve felsefi bir zemin olduğunu muazzam bir Türkçeyle kanıtlar. O şarkı bir kez doğru tonda söylendi mi, yankısı bir ömür boyu sürer.
Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım; biz bugün bu muazzam tablonun tam olarak neresindeyiz? Elimizde bitmek bilmeyen bildirimleriyle akıllı telefonlar, kafamızda dünyanın yarattığı o geleceği yakalama kaygıları, geçim dertleri, kariyer basamakları... Ama ruhumuzun o kimseye göstermediğimiz en gizli odasında, hep o eski, o zarif şarkının özlemini çekiyoruz. Aslında hepimiz birer Reşat Nuri karakteri olan İffet gibi toplum tarafından damgalanmaktan, incinmekten, yanlış anlaşılmaktan ölesiye korkuyoruz. Birer Leyla Erbil karakteri gibi kendi inşa ettiğimiz o mektupların, o soğuk mesajların arasında kendi yalnızlığımızda boğuluyoruz. Ama en nihayetinde, günün sonunda hepimiz Yakup Kadri’nin Münire’si gibi, ruhumuzun tellerini titretecek o ölümsüz, o zamansız şarkıyı duymak, o melodiye eşlik etmek istiyoruz.
Aşk, hayatın bize sunduğu, insanı insan yapan en muhteşem, en büyüleyici trajedidir; sevgi ise o trajedinin sahnesinden olgunlaşarak, büyüyerek, kendini bularak sağ çıkabilme becerisidir. Birçok insan sevgiyi, aşkın mezarı sanıyor. "Bizim o eski heyecanımız bitti, artık birbirimizi sadece arkadaş gibi, bir kardeş gibi seviyoruz" şikayetlerinin sayısı azımsanmayacak kadar çok. Bu tamamen hatalı bir algısal şemadır. Sevgi, aşkın sönümlenmiş bir külü değil, tam tersine onun rafine olmuş, ateşten arınarak ışığa dönüşmüş en yüksek formudur.
Aşıkken gözünüz kördür, karşınızdakini bir tanrı mertebesine çıkarırsınız demiştik ya; işte sevgi, o tanrının insan olduğunu fark ettiğinizde, onun fani dünyadaki kusurlarını, zaaflarını, sabah huysuzluklarını bilip, tüm bunlara rağmen onun varlığıyla bütünleşebilme olgunluğudur. Aşkta yoğun bir karşı tarafı kendi egona göre şekillendirme arzusu gizlidir; sevgide ise tam bir diğergamlık, onun varoluşuna saygı duyma ve onu özgür bırakma asaleti vardır. Sevgi, sabırla dokunan bir kilimdir ve o kilimin her bir ilmeğinde emek, fedakarlık ve zamanın izleri bulunur.
Günümüzün dijital insanı, tam da bu işçilikten kaçtığı için kronik bir tatminsizlik girdabında çırpınıyor. Hızlı tüketim çağının nesneleri gibi, insan ilişkilerini de birer tüketim malzemesi haline getirdik. Akıllı telefon ekranlarında bir parmak hareketiyle yeni bir "aday" bulan birey, ilişkisinde en ufak bir pürüz, en küçük bir çatışma çıktığında hemen arkasını dönüp kaçmayı tercih ediyor. "Frekansımız uymadı, elektrik alamadım" gibi sığ ve içi boş bahanelerin ardına sığınarak, aslında kendi ruhsal olgunlaşmamışlığını gizliyor. Oysa insan psikolojisi, çatışmalarla, krizlerle ve o krizleri birlikte aşma deneyimiyle büyür.
Yara almaktan, incinmekten, ego yaralanmalarından o kadar çok korkuyoruz ki, kalbimizin etrafına aşılmaz duvarlar örüyoruz. Sonra da o duvarların arkasındaki derin yalnızlığımızdan şikayet edip duruyoruz. Hem hiç risk almayayım, konforum hiç bozulmasın istiyorsunuz hem de hayatın en büyük, en anlamlı manevi ödülüne kavuşmayı bekliyorsunuz. Maalesef laboratuvarlarda henüz böyle acısız, emeksiz bir mutluluk formülü icat edilmedi.
Reşat Nuri’nin Damga’sındaki İffet’in toplumsal dışlanmayı göze alan fedakarlığı bize tutkunun ne denli irrasyonel ve yıkıcı olabileceğini gösterirken, Leyla Erbil’in Mektup Aşkları’ndaki o mesafeli yazışmalar da insanın kendi zihnindeki hayale nasıl aşık olduğunu, gerçek insana dokunmaktan nasıl kaçındığını yüzümüze çarpar. İşte bu iki uç noktanın, yani körü körüne bir yıkımın ve soğuk bir yalnızlığın ötesindeki o en dengeli, en asil cevabı bize Yakup Kadri Hep O Şarkı romanıyla sunar. Münire’nin öyküsü, hayatın tüm çalkantılarına, siyasi değişimlere, araya giren uzun yıllara ve imkansızlıklara rağmen, içteki o saf melodiyi kaybetmeme sanatıdır. Münire, aşkını zamanın yıpratıcı dişlilerine kaptırmamış, onu ruhunun en korunaklı köşesinde büyüterek bilgece bir sevgiye dönüştürmüştür. Hayat geçer, konaklar eskir, devirler kapanır ama ruhun derinliklerinde mırıldanılan o hakiki şarkı hiç detone olmaz, zamansız bir klasik gibi sonsuza kadar yankılanır.
Bizler bugün kendi hayat sahnemizde hangi şarkıyı, hangi tonda mırıldanıyoruz? Akıllı cihazlarımızın mekanik sesleri arasında kalbimizin o doğal ritmini işitebiliyor muyuz? Birbirimizin kusurlarına katlanacak sabrımız, bir başkasının acısını hissedecek diğerkamlığımız kaldı mı? Dünyanın sunduğu o sahte parıltılardan gözlerimizi biraz olsun ayırıp, insan ruhunun o saf, o yalın gerçekliğine dönmek zorundayız. Aşkın o deli rüzgarına kapılmaktan korkmayın; kalbinizin ritminin bozulması, prefrontal korteksinizin geçici olarak devre dışı kalması korkulacak bir hastalık değil, insan olmanın en güzel şifasıdır. Ancak o fırtına dindiğinde, sis perdesi ortadan kalktığında, karşınızdaki insanı tüm çıplaklığıyla, zaaflarıyla ve sıradanlığıyla kabul edip elini sıkıca tutabiliyorsanız, işte o zaman gerçek sevginin kapısından içeri adım atmışsınız demektir.
Hayat, birtakım katı formüllerle, katı reçetelerle ya da akademik teorilerle yaşanmayacak kadar karmaşık, zengin ve devingendir; ancak felsefesini, o ince ruhunu kavradığınızda bir o kadar da sade, berrak ve akıcı hale gelir. Kalbinizin sesini tamamen kısarak sadece soğuk mantığınızla, matematiksel hesaplarla hareket ederseniz hayatın en güzel renklerini, o muazzam coşkularını ıskalarsınız; mantığınızı tamamen çöpe atıp sadece rüzgarın önündeki kuru bir yaprak gibi duygularınızın peşinden sürüklenirseniz de en yakın sert duvara toslarsınız. Denge, dostlarım, o sihirli ve altın kelime hayatın her alanında olduğu gibi gönül işlerinde de her zaman dengedir.
Günün sonunda, sırtımızda geçmişin ya da toplumun vurduğu hangi damgayı taşırsak taşıyalım, hangi mektupta veya dijital mesajda kendi derin yalnızlığımızı gizlemeye çalışırsak çalışalım, ruhumuzun o en gizli, en sessiz dehlizlerinde hep aynı zarif, aynı asil melodi yankılansın. Ömrünüz boyunca o güzel şarkıyı, o ruhu iyileştiren, insanı hayata bağlayan "hep o şarkıyı" doğru insanla, detone olmadan, hayatın tüm iniş çıkışlarına büyük bir asaletle uyum sağlayarak, sevgiyle, sabırla, sadakatle ve incelikle mırıldanabilmeniz dileğiyle...



