“İnsan, zincir taşıdığı için değil; zincirlerini sevdiği zaman köleleşir.”
Jean-Jacques Rousseau
Akşam saatlerinde bir kafede oturuyordum. Yan masada iki genç konuşuyordu. Biri yeni girdiği şirketi anlatıyordu. Cümleleri dikkatimi çekti. Sürekli aynı kelimeleri kullanıyordu: “uyum”, “denge”, “iletişim dili”, “kurumsal tavır”, “kriz yönetimi”… Bir ara arkadaşı ona şunu sordu:
“Peki sen orada mutlu musun?”
Genç adam birkaç saniye sustu. Sonra kısa bir kahkaha attı:
“Mutluluk çok gerçekçi bir hedef değil artık.”
Bu cümle bana insanın ruh halini düşündürdü. Çünkü bugün birçok kişi mutsuz değil aslında. Daha karmaşık bir yerde yaşıyorlar. Ne hissettiklerini tam olarak bilmiyorlar. Yoruluyorlar ama neden yorulduklarını açıklayamıyorlar. Hayatlarına devam ediyorlar fakat iç dünyalarıyla aralarındaki bağ giderek zayıflıyor.
Bence çağımızın en büyük problemi depresyon değil. İnsanların kendi karakterlerinden uzaklaşarak yaşamaya alışması.
Ben buna “işlevsel beta” diyorum.
Bu kavramı sosyal medyadaki yüzeysel erkeklik tartışmalarıyla karıştırmamak gerekiyor. Buradaki mesele güçlü ya da güçsüz görünmek değil. Mesele şu: İnsanın kendi ruhsal merkezinden çekilmesi. Kendi fikirlerini, sınırlarını, itirazlarını ve hatta öfkesini giderek filtreleyerek yaşaması.
İşlevsel beta, sistem içinde sorun çıkarmadan var olmayı karakter gelişimi sanan insandır.
Bugün büyük şehirlerde bu ruh haline çok sık rastlıyoruz. Özellikle kurumsal dünyada. İnsanlar artık yalnızca iş üretmiyor; aynı zamanda sürekli kendilerini düzenliyorlar. Nasıl konuşacaklarını, ne kadar güleceklerini, hangi fikri ne ölçüde söyleyeceklerini hesaplıyorlar. Bir süre sonra insanın doğal tarafı geri çekiliyor, yerine daha güvenli bir kişilik geçiyor.
Toplantılarda kimsenin tam olarak dürüst konuşmamasının nedeni bu. İnsanlar çoğu zaman düşüncelerini değil, sonuçlarını ifade ediyor. Çünkü düzen öngörülebilir insan seviyor. Risk oluşturmayan insan seviyor. Sessizce uyum sağlayan insan seviyor.
Birçok kişi bunu profesyonellik zannediyor. Oysa bazen bu yalnızca korkunun daha şık görünmesidir.
Çocuklukta başlayan bazı psikolojik mekanizmalar yetişkinlikte daha görünmez hale geliyor. Sürekli “iyi çocuk” olması beklenen biri zamanla kendi ihtiyaçlarını bastırmayı öğreniyor. Aile içinde huzur bozulmasın diye susuyor. Öğretmen tarafından sevilsin diye uyum sağlıyor. Dışlanmamak için kişiliğinin sivri taraflarını törpülüyor.
Psikanalist Donald Winnicott buna “sahte benlik” diyordu. İnsan bazen kabul görmek uğruna gerçek kişiliğini saklamaya başlıyor. Başlangıçta bu yalnızca bir savunma biçimidir. Fakat uzun süre devam ettiğinde kişi kendi doğallığına yabancılaşıyor.
Bugün birçok insanın yaşadığı görünmez yorgunluğun temelinde tam olarak bu var. Sürekli rol yapmak. Sürekli kontrol etmek. Sürekli ayarlanmak.
Hayat insanı fiziksel olarak değil, psikolojik olarak yoruyor. Çünkü insan yalnızca çalışmıyor artık; aynı zamanda sürekli performans sergiliyor. Sosyal medya bu performansı gündelik hayatın merkezine yerleştirdi. İnsanlar artık yaşadıkları hayatı deneyimlemekten çok, sunmaya çalışıyor. Kahvaltılar bile bazen açlığı gidermek için değil, kimlik göstermek için hazırlanıyor.
Sorun şu ki insan sürekli kendisini dışarıdan izlemeye başladığında iç dünyasıyla bağlantısını kaybediyor. Çünkü hayatını sürekli vitrine çeviren biri, bir süre sonra gerçekten ne hissettiğini anlayamaz hale geliyor.
Daha ilginç olan ise insanların bundan tamamen rahatsız da olmaması. Çünkü modern çağ insanı özgürleştirmekten çok oyalıyor. Eskiden baskı daha görünürdü. Bugün ise insan dikkat dağıtılarak yönetiliyor. Sürekli içerik, sürekli gündem, sürekli ekran… İnsan zihni hiç boş kalmıyor.
Oysa düşünmek biraz can sıkıntısı ister. Yavaşlık ister. İnsan kendi zihniyle baş başa kalamadığında karakteri de yüzeyselleşmeye başlar. Çünkü kişilik dediğimiz şey biraz da insanın yalnızken kurduğu iç ilişkiden oluşur.
Geçenlerde metroda telefonunun şarjı biten bir genç gördüm. Çevresine huzursuzca bakıyordu. Yaklaşık yirmi dakika boyunca ne yapacağını bilemedi. Dışarı baktı, tekrar çantasını açtı, kapadı, yer değiştirdi. Sonra göz göze geldik. Yüzünde tuhaf bir sıkışmışlık vardı. O an şunu düşündüm:
İnsan artık yalnız kalmaktan değil, kendi zihniyle karşılaşmaktan korkuyor olabilir.
Çünkü insan sessiz kaldığında bazı sorular ortaya çıkıyor:
“Ben gerçekten nasıl bir hayat yaşıyorum?”
“Bu kadar çaba ne için?”
“Ben ne zaman bu kadar temkinli biri oldum?”
Birçok insan bu soruların cevabını bilmek istemiyor. İnsan bazen kendi hayatını kurmaktan çok, mevcut düzen içinde güvenli bir yer edinmeye çalışır. İşte işlevsel beta tam olarak burada ortaya çıkar. Kendi karakterini korumaktan çok, sistem içinde sorunsuz hareket etmeyi önemseyen insan modeli.
Psikiyatrist Alfred Adler insanın temel dürtülerinden birinin eksiklik duygusunu telafi etmek olduğunu söyler. Bugünkü tüketim kültürü bu duyguyu sürekli canlı tutuyor. İnsanlara devamlı olarak yetersiz oldukları hissettiriliyor. Daha iyi görünmeleri, daha fazla kazanmaları, daha dikkat çekici olmaları gerektiği söyleniyor.
Bu nedenle insan çoğu zaman ihtiyaçları için değil, eksiklik hissini susturmak için tüketiyor. Fakat ruhsal boşluk maddi başarıyla tamamen kapanmıyor. Bu yüzden birçok insan kariyer basamaklarını çıkarken iç dünyasında aynı yerde kalıyor.
Güney Koreli filozof Byung-Chul Han bugünün insanının artık dış baskıyla değil, kendi performans zorbalığıyla tükendiğini söyler. Gerçekten de artık insanı yoran şey yalnızca patron baskısı değil; sürekli yeterli olmaya çalışma hali.
Herkes daha üretken olmaya çalışıyor.
Daha fit görünmeye çalışıyor.
Daha etkileyici olmaya çalışıyor.
Daha başarılı görünmeye çalışıyor.
Fakat insan kendisini sürekli geliştirilmesi gereken bir proje gibi gördüğünde ruhsal değeriyle performansını birbirine karıştırmaya başlıyor. İnsan artık “Nasıl biri oldum?” sorusundan çok “Ne kadar işe yarıyorum?” sorusuyla ilgileniyor.
Oysa insanın değeri yalnızca işleviyle açıklanamaz. Tarih boyunca büyük kırılmaların önemli kısmı da kişiliğini koruyamayan toplumlarda ortaya çıktı. Erich Fromm insanların bazen özgürlükten kaçtığını söyler. Çünkü özgürlük yalnızca hak değil, yük de taşır. Kendi kararlarını veren insan hata yapabilir. Dışlanabilir. Yalnız kalabilir. Bu yüzden birçok kişi özgür görünmek ister ama bağımsız düşünmek istemez.
Bistem insanı edilgenleştiriyor evet, fakat insan da çoğu zaman buna gönüllü biçimde katılıyor. Çünkü uyum sağlamak kısa vadede güven verir. İtiraz etmeyen insan daha az risk yaşar. Sessiz kalan insan daha az çatışma görür. Fakat bunun uzun vadeli bedeli ağırdır. İnsan zamanla kendi karakterine yabancılaşır.
Bugün birçok kişinin yaşadığı iç sıkışmasının temel nedeni budur. İnsanlar kötü oldukları için değil, sürekli kendilerini filtreleyerek yaşadıkları için yoruluyorlar. Bastırılan her duygu içeride başka bir biçimde büyüyor. Bu nedenle çağımızda öfke çok ani patlıyor, ilişkiler hızla tüketiliyor, insanlar küçük meselelerde bile tahammülsüzleşiyor. Çünkü uzun süre kendisi olamayan insanın içinde bir gerginlik birikiyor.
Belki de çağın en büyük trajedisi mutsuzluk değil. Karakter erozyonu. İnsanların yavaş yavaş birbirine benzeyen, risk almayan, dikkat çekmemeye çalışan ruhlara dönüşmesi.
Bir toplum yalnızca ekonomik krizlerle zayıflamaz. İnsanların hakikati söylemekten çekinmeye başladığı yerde çürüme başlar. Çünkü karakterini kaybeden insan bir süre sonra vicdanını da başkalarının onayına göre şekillendirmeye başlar.
İşte “işlevsel beta” böyle bir çağın insanıdır.
Hayatı tamamen çökmemiştir.
Aksine çoğu zaman oldukça düzenli görünür.
Fakat içeride bir kayıp vardır:
Kendi olma cesaretinin yavaş yavaş aşınması.



