Kırmızı Halı İnsanları
“Paylaşıyorum, O Halde Varım!”
Gözlerinizi kapatın ve zihninizde devasa bir kırmızı halı canlandırın. Üzerinde yürüyenleri izleyin: Kusursuz bir omurga duruşu, flaşların patlamasıyla eşzamanlı olarak devreye giren milimetrik bir tebessüm, dalgalanan pahalı ipek kumaşlar ve o halının iki yanına, kalın metal barikatların arkasına dizilmiş kalabalıklar. Nefeslerini tutarak bu yapay ihtişamı seyrediyorlar. Şimdi gözlerinizi açın ve herhangi bir caddede yürümeye başlayın. Flaş ışıkları yok, ipek elbiseler ya da İtalyan kesim özel tasarım takım elbiseler de görünürde mevcut değil. Ama etrafınız o kırmızı halıda yürüdüğünü varsayan, görünmez bir protokolün baş konuğuymuş gibi aramızda kasılarak salınan insan figürleriyle tıka basa dolu. Günümüzün en büyük psikolojik pandemilerinden biriyle, hayatı bitmek bilmeyen bir ödül töreni geçidi sanan bireylerin trajedisiyle karşı karşıyayız.
İşin asıl eğlenceli, hınzır ve bir o kadar da trajikomik tarafı ne biliyor musunuz? Bu eleştirel satırları klavyeye vuran bendeniz de dahil olmak üzere, hiçbirimiz bu modern panayırın vahşi cazibesinden tamamen muaf değiliz. Bilgisayarın başına geçip insan ruhunu acımasızca ameliyat masasına yatırırken, aslında kendi egomuzun o görünmez kırmızı halıda ne kadar konforlu bir biçimde salındığını gizlemeye çalışıyoruz. "Bakın ben ne kadar derin, ne kadar farkındalık sahibi biriyim" diyerek siber meydana yüklediğim bu cümlelerin kendisi bile, özünde bir onaylanma pususu barındırıyor olabilir. Dolayısıyla bu yazı, fildişi kuleden aşağıya bırakılmış didaktik bir vaaz kitabı ya da kusursuz bir bilgenin aydınlanma reçetesi değildir. Bu metin; hepimizin, en çok da bu satırların yazarının aynadaki o kibirli, zaaflarla dolu yüzüyle giriştiği, yer yer kendi trajedisine de acı acı gülebildiği ortak bir hesaplaşma denemesidir.
Bu mesele, sadece bir grup narsist insanın sosyal ağlarda filtreli fotoğraflar paylaşmasından ibaret sığ bir konu değildir. Karşımızdaki tablo, insan ruhunun derinliklerindeki o ilkel onaylanma ihtiyacının, çağın sunduğu yeni nesil dijital enstrümanlarla yapısal bir mutasyona uğramasıdır. Sonucunda ise ortaya son derece absürt bir kriz çıkmaktadır. İnsanoğlu tarih boyunca hep birilerinin gözünde saygın bir yer edinmek, değer görmek istemiştir; fakat bugünün insanı, kıymetli olmayı "kesintisiz şekilde izleniyor olmakla" karıştıracak kadar vahim bir kavramsal yanılgının tam ortasına düşmüş durumdadır. Kendini her an bir spot ışığının altında hayal eden kitleler, klinik anlamda narsisizm tanı kriterlerini tek başına doldurmasa bile, gündelik yaşamda histerik birer performans sanatçısına dönüşmektedir. Geleneksel psikiyatri ve klasik psikoterapi ekolleri, bu tür teşhircilik eğilimlerini belirli klinik kalıplarla, sınırları çizilmiş teorilerle açıklar. Ancak bugünün dünyasındaki insan tipini doğru analiz edebilmek için sadece kalın tanı kitaplarının sayfalarını karıştırmak asla yetmez. Sosyolojinin dinamiklerine, popüler kültürün vahşi tüketim çarklarına ve hatta biraz da absürt tiyatronun o rasyonel olmayan koridorlarına yakından bakmak gerekir. Çünkü karşımızdaki fenomen, bireysel bir sapma olmaktan çıkıp, kolektif bir zihniyet kırılması haline gelmiştir.
Geçmiş yüzyıllarda kırmızı halı, topluma olağanüstü bir sanatsal üretim sunmuş, zanaatta zirveye oynamış ya da insanlık tarihine adını yazdırmış kısıtlı bir azınlığın ayaklarının altına serilirdi. O kadife dokulu zemin, sıradan olan gündelik yaşamla, sıra dışı olan başarıyı birbirinden ayıran oldukça net bir hiyerarşik sınırdı. Bugün ise o kalın sınır tamamen ortadan kalktı, adeta buharlaştı. Dijital endüstri, her bireyin cebine kendi kişisel kırmızı halısını rulo halinde teslim etti. Sabah uyanır uyanmaz yatağından doğrulup mutfağa geçen ve hazırladığı kahvenin üzerindeki köpüğü sanki bir Rönesans tablosuymuş gibi siber dünyaya takdim eden insan, aslında bilinçaltının derin odalarında şu anonsun yapılmasını beklemektedir: "Ve huzurlarınızda, güne muhteşem bir estetikle başlamayı başarmış o benzersiz deha!" Sanırsınız ki o fincanı siber meydana yüklemese, kafein molekülleri yasal haklarını arayacak, uyanma eylemi evrensel düzeyde hükümsüz sayılacak. Bu yapay mekanizma, bireyin zihninde kronik, sinsi bir "sürekli gözetleniyorum" hissi inşa eder. İzlenmek, bir süre sonra kaçınılmaz olarak onaylanma arzusunu tetikler; dışarıdan gelen o onay ise egoya hayatta olduğunun yegane kanıtını sunar.
Bu yeni insan modeli için var olmak, başkaları tarafından algılanmakla tamamen eşdeğer bir anlama kavuşmuştur. Klasik felsefenin epistemolojik temellerini tamamen altüst eden yeni bir gerçeklik algısı inşa edilmiştir: "Paylaşıyorum, öyleyse varım." Eğer bir eylem, bir seyahat ya da bir akşam yemeği dijital evrenin kayıtlarında tescillenmemişse, o eylemin gerçek dünyada hiç yaşanmadığına, o yemeğin lezzetinin hiç var olmadığına dair zihinde derin bir şüphe ve boşluk filizlenir. Paris'e gidip Eyfel Kulesi'nin önünde o meşhur "biri beni arkamdan habersizce çekiyormuş gibi yaparken aslında yüz yirmi sekizinci pozumu veriyorum" karesini dijital hafızaya kazımayan bir modern seyyah, eve döndüğünde gerçekten Fransa'ya ayak bastığına kendi ruhunu ikna edemez. Gerçeklik, algılanma süresine ve etkileşim sayılarına endekslenmiştir.
Peki, sahnelenen bu sahte ihtişamın faturası günün sonunda kime kesiliyor? Elbette yine o halının üzerinde dengede durabilmek için topuklarını aşındıran, ayakları su toplayan bireyin bizzat kendisine. İnsan ruhunu anlamlandırmaya çalışan bir gözlemci olarak tespiti koymak gerekir: Bahsettiğimiz bu şahsiyetler, kendi hayat hikayelerinin öznesi, ana karakteri olmaktan yavaş yavaş çıkıyorlar. Onun yerine, kendi elleriyle kurguladıkları o muazzam, kusursuz dijital karakterin sadık, yorgun ve uysal birer dublörü haline geliyorlar. Hemen her saniye kesintisiz bir performans anındalar. Evinde yalnız başına oturduğunda son derece sıradan bir akşam yemeği yiyen, ay sonu faturalarını incelerken bütçe kaygısıyla homurdanan, sabahları aynanın karşısına geçtiğinde göz altı torbalarının gerçekliğiyle yüzleşen o "sahici" insan, sokağa adım attığı ya da kamerayı açtığı anda acımasız bir dönüşüm geçirir. Gerçek benlik, yerini hemen o kusursuz, her konuya tamamen hakim, her detayı bilen entelektüel, gurme, gezgin ve her daim pozitif enerji saçan yapay ikona bırakmak mecburiyetinde kalır.
Bu süreç, insan zihni için dünyanın en ağır, en yıpratıcı mesailerinden biridir. Hiç bitmeyen, perdesi hiç kapanmayan, suflörü bulunmayan absürt bir tiyatro sahnesinde tek başınıza oynamaya benziyor bu durum. Üstelik salondaki seyircinin her an sıkılıp salonu terk edebileceği, dikkatin başka bir yöne kayabileceği korkusuyla, sergilenen şovun kalitesini her geçen gün biraz daha artırmak zorundasınızdır. Bugün lüks bir mekandan fotoğraf paylaşmak egoyu tatmin etmeye yetmez; yarın o mekanın ünlü şefiyle samimi bir diyalog kurduğunuzu göstermeniz gerekir, ertesi gün ise hiç gidilmemiş coğrafyaların felsefi derinliklerinden bahsederek çıtayı yukarı taşımak şart olur. Bu performans çılgınlığı, insanı kendi evinde mülteci, kendi hayatında ise sadece bir ışık şefi pozisyonuna düşürür.
Bu insanlar, kendilerini o kadar benzersiz, o kadar biricik ve toplumsal protokollerin o denli üzerinde görürler ki, dışarıdan objektif bir gözle bakıldığında ne kadar feci şekilde tek tipleştiklerinin asla farkına varamazlar. İşin en komik, en hüzünlü paradoksu da buradadır. Orijinal olmak adına yola çıkan herkes, bir süre sonra aynı siber tornadan çıkmış tek tip plastik bebeklere dönüşür. Hemen hepsi aynı kelime dağarcığıyla konuşur, aynı felsefi akımların adını anar, tamamen aynı açılardan fotoğraf çekilir ve aynı sahte derinlikteki aforizmaların arkasına saklanırlar. Kendini gri sürüden ayırmak, orijinal olduğunu kanıtlamak amacıyla o ışıltılı zemine fırlayan insan, günün sonunda o halının üzerinde tek tip üniforma giymiş, iradesiz bir kurşun askere dönüşmekten kurtulamaz. Bu ruhsal sendromun en tehlikeli tezahürlerinden biri de şüphesiz ahlaki ve vicdani zeminde yaşanmaktadır. Kırmızı halı insanı, toplumsal kırılmalarda, büyük acılarda ya da küresel meselelerde de ilk olarak sahne ışıklarının, spotların tam olarak nereye vurduğuna bakar. Eğer o dönemde belirli bir konuda "duyarlılık göstermek" dijital piyasada ciddi bir prim yapıyor, alkış getiriyorsa, hiç vakit kaybetmeden en ön safta yerini alır. Yaşanan trajedileri, insanlığın ortak acılarını adeta kendi şık kıyafetinin yakasına iliştireceği geçici, parlak birer aksesuar gibi kullanmaktan zerre kadar hicap duymaz. Depremzedeler için üzülmekle, yeni aldığı ayakkabıyı sergilemek arasında sadece birkaç saniyelik bir kaydırma hareketi vardır; acı da coşku da aynı ekranda eritilerek hızlıca tüketilir.
Böyle bir atmosferde bir fikrin ne kadar doğru olduğu, ne kadar felsefi bir temele dayandığı ya da ne denli mantıklı argümanlar barındırdığı tamamen önemini yitirir. Asıl önemli olan, o fikrin siber meydanlarda ne kadar gürültü kopardığı, kaç kişi tarafından alkışlandığıdır. Ekrandaki o minik dijital etkileşimler, beğeniler ve kalpler, bu insanlar için birer geçerlilik sertifikasına dönüşür. "Beni tıklıyorlar, beni paylaşıyorlar, öyleyse savunduğum şey mutlak surette doğrudur" sığlığı; derinlikli tartışmaların, gerçek zihinsel sancıların ve samimi hakikat arayışlarının canına okur, onları tamamen çürütür. Sahici bilgi yerini hızla uçucu kanaatlere bırakır, kanaatler ise yerini içi boşaltılmış amigo sloganlarına devreder.
Şimdi o parıltılı, göz alıcı kumaşların biraz daha altına, derine odaklanalım. Nedir bu bitmek bilmeyen gösteriş histerisinin, bu amansız ve agresif "lütfen beni görün, ben buradayım" çığlığının arkasındaki asıl psikolojik dinamik?
Bu sorunun cevabı, insanın iç dünyasında büyüttüğü o devasa, karanlık anlamsızlık ve yalnızlık duygusunda saklıdır. Birey; boşluğunu, ruhsal dünyasındaki o derin çatlakları nesnelerle, unvanlarla, sahte alkışlarla ve başkalarının hayranlık dolu bakışlarıyla kapatmaya çalışıyor. İçerideki o büyük odanın kimsesizliğini, dışarıdaki niteliksiz kalabalığın yüksek gürültüsüyle bastırabileceğine inanıyor. Ancak bu nafile çaba, deniz suyu içerek susuzluğunu gidermeye çalışmaktan farksızdır. O tuzlu suyu içtikçe hücresel düzeyde daha çok susarsınız; alkışlandıkça, o sahte takdirleri topladıkça daha büyük, daha hırslı bir alkış tufanına ihtiyaç duyarsınız. Sonu gelmeyen, insanı tüketen bir bağımlılık döngüsüdür bu.
Bu acıklı durum bana sıklıkla, büyük metropollerin en lüks semtlerinde ikamet edip, ruhsal ve zihinsel dünyası itibarıyla taşranın o sığ, dedikoducu onay mekanizmalarından ileriye gidememiş bazı "kültürlü" elitleri hatırlatıyor. Sırtındaki tasarım kıyafetin markası ne kadar dünyaca ünlü olursa olsun, zihniyet yapısı özünde "komşular benim hakkımda ne düşünecek?" ya da "köyün en gıpta edilen insanı ben olmalıyım" dürtüsünün modern versiyonundan ibarettir. Değişen tek şey, köyün sınırlarının küresel ölçekte genişlemiş olması ve yan komşunun yerini binlerce kilometre uzaktaki takipçi listelerinin almış olmasıdır. Kendi içsel öz değerini, kendi ahlaki omurgasını bağımsız bir biçimde inşa edemeyen her ruh, ne yazık ki başkalarının takdirine göbekten bağlı, kiralık saraylarda birer mülteci gibi yaşamaya mahkum kalır. Ne kadar acı, değil mi? New York sanatı üzerine ahkam kesen bir entelektüelin, aslında köy kahvesindeki muhtar adayının onaylanma kaygısıyla tamamen aynı düzlemde nefes alıp vermesi, modern zamanların bize attığı en şık çalımlardan biridir.
Peki, tüm bu manzaraya baktığımızda, bu trajikomik çıkmazdan bir kurtuluş yolu, bir çıkış kapısı yok mu? Elbette var. Ancak önümüze konulacak reçete, sadece "doğa manzarasını izleyin, kahvenizin tadını çıkarın, aynadaki kırışıklıklarınızı sevin" sığlığındaki romantik ve klişe bir kişisel gelişim masalı olamaz. Böylesine derin, yapısal ve küresel bir sosyo-psikolojik pandemiyi, bu tarz ucuz kozmetik tavsiyelerle iyileştirmeye çalışmak, açık kalp ameliyatını bakkaldan alınmış renkli bir yara bandıyla yapmaya benzer; komiktir ve asla sonuç vermez. Çözüm, o hayali kırmızı halıyı altımızdan kararlı bir hamleyle çekip almak, titizlikle rulo yapmak ve ait olduğu tozlu depolara bir daha çıkarmamak üzere kaldırmaktır. Bu da ancak zihinsel bir devrimle, yani "istatistiksel kölelikten" vazgeçmekle mümkündür.
İnsanın kendi içsel öz değerini modern dünyada yeniden inşa etmesi, alkış mekanizmasını tamamen dışsallıktan kurtarıp kendi vicdanına ve ahlaki tutarlılığına devretmesini gerektirir. Kontrol edemediğimiz dışsal takdirlerin, yani siber onayların ruhumuzu beslemesine izin vermeyi reddetmeliyiz. Bir eylemin kıymeti, onun kaç kişi tarafından algılandığıyla veya dijital bir ekranda kaç tane kalp topladığıyla değil, o eylemin bizzat kendi içindeki ahlaki, felsefi ve insani derinliğiyle ölçülür. Hayat, sonunda altın heykelciklerin dağıtıldığı şatafatlı bir ödül töreni alanı değildir. Hayat; bazen son derece sıkıcı, bazen derin hüzünlerle bezeli, bazen de alabildiğine sıradan, rutin bir yolculuktan ibarettir. Ve emin olabilirsiniz ki, o görünmez halıların üzerinde "aman dengemi kaybedip düşer miyim, rezil olur muyum" korkusuyla robot gibi kasım kasım kasılarak yürümektense; toprak bir yolda, yalınayak, üstümüzün başımızın çamurlanmasını zerre kadar dert etmeden, özgürce yürümek çok daha insani, çok daha sağlıklı ve çok daha keyiflidir.
Şimdi lütfen o sahne ışıklarını söndürün, patlayan flaşların pillerini çıkarın ve spotları kapatın. Ortam tamamen sessizleşti ve nihayet kendi yalın gerçeğinizle, ruhunuzla baş başa kaldınız. Şimdi kendinize dürüstçe söyleyin bakalım: Altınızdaki o parıltılı zemin olmadan da hala orada, sahici bir insan olarak durabiliyor musunuz? Yoksa ışıklar kapandığında geriye sadece bomboş bir karanlık ve o muazzam karakteri oynayan yorgun bir dublörün sessiz hıçkırıkları mı kalıyor? Karar da, ayna da, o dijital halıyı rulo yapıp çöpe atacak radikal irade de tamamen sizin elinizde. Tabii eğer egonuz, barikatların arkasındaki o hayali kalabalıktan ayrılmanıza izin verirse!



