olaygazetecilik @ hotmail.com

İnsan gençken hayatın insanı başarıyla büyüttüğünü sanıyor. İyi bir okul, iyi bir iş, iyi bir ilişki, insanların takdiri, herkesin sevgisi... Bu şeylerin gerçekten karakter inşa ettiğine inanırsın. Ama yaşlandıkça başka bir gerçekle karşılaşırsın: İnsanlar genellikle sonunda kazandıklarıyla değil, kaybettikleriyle daha fazla olur.
Çünkü konfor kişiliği gizler. Kriz onu ortaya çıkarır.
Bir adam hayal et. Yıllardır aynı şirkette çalışıyor. Her sabah tam aynı saatte uyanıyor, aynı otobüsü kullanıyor, aynı masada oturuyor. Kendini disiplinli, güçlü ve kontrol altında sanıyor.
Ama bir gün insan kaynakları tarafından çağrılıyor. On dakika sonra, yıllardır bilgisayarında duran bir avuç dosya, bir kupa ve bir aile fotoğrafıyla küçük bir karton kutuyla binadan ayrılıyor.
Bu, genellikle bir kişinin gerçek hikayesinin başlangıç noktasıdır. Çünkü bazı kayıplar düzeni bozar; bir kişinin kendisi hakkında düşünmek için kullandığı cümleleri parçalar. Bu, sadece bir gün işini kaybeden adam değildir. "Ben gerekli bir kişiyim" düşüncesini kaybeder.
Bazı insanlar için çöküş, yaşadıkları olaydan değil, kendilerini algıladıkları bir şey haline gelmesinden kaynaklanır. Ve çağın en büyük yalanlarından biri, her zaman güçlü kalmamız gerektiğidir.
Aynı ifadeler her yerde:
"Düş ama kalk."
"Pozitif düşün."
"Devam et."
Sanki insan ruhu bir motivasyon uygulamasıymış gibi. Ama bazı acılar sloganlarla geçmez. Bazı geceler, biri sadece saatlerce tavana bakarak oturur. Telefonda hiçbir mesaj rahatlatıcı değildir. Kalabalığa karışırlar ama dünyadan yabancılaşırlar. Böyle anlarda sorun moral değildir.
Sorun, kişinin kendi zihnindeki yerin kaybından başka bir şey değildir. Çünkü insan sadece dışarıdaki hayat değildir. İçinde de bir hikaye vardır.
"Ben sevilen biriyim."
"Ben değerliyim."
"Terk edilmeyeceğim."
"Başarısız olmayacağım."
Ve çoğu zaman hayat bu cümlelere doğrudan saldırır. Bu yüzden insanlar bir ayrılıktan sonra sadece üzgün hissetmezler. Kendilerini aşağılanmış hissederler. Bazı insanlar iflas ettikten sonra sadece mali sıkıntı çekmezler. Kendilerinden utanmaya başlarlar. Bazıları, çocukken yeterince sevilmedikleri için, kırk yaşında bile herkesten onay ararlar.
Çünkü taşınması en zor yük, geçmişte yaşadıklarınız değil, o olaylardan çıkardığınız sonuçlardır. Bugün, şehir hayatında yürürken, en çok dikkatimi çeken şey şu: İnsanlar sadece mutsuz değil; kendilerinden kopmuşlar.
Bir kafede aynı masada dört kişi ve herkes birbirine bakmıyor; birbirleri için rol yapıyorlar. Bir adam, sevdiği kadına gerçekten kim olduğunu göstermek yerine "karizmatik" davranmaya çalışıyor. Bir kadın, incindiğini söylemek yerine güçlüymüş gibi davranıyor.
Çünkü çağdaş dünya gerçeğe değil, görüntüye odaklanıyor. Bir zamanlar insanlar mahallede utanmaktan korkardı. Şimdi görünmez olmaktan korkuyorlar. Ve bu yüzden çağımızda en yaygın olan şey yalnızlık değil; temsil yorgunluğu.
İnsanlar hayatlarını yaşamaktan çok yönetmeye çalışıyorlar. Mutlu görünmek için tatile çıkıyorlar. Sakin görünmek için kahve fotoğrafları paylaşıyorlar. Hayatı yaşamak yerine, ilişkilerinin sergilenmesini hazırlıyorlar. Ancak bastırılmış duygular yük olmadan kalır. Bu yüzden birdenbire insanlar, kendilerine bile söyleyemedikleri şeyleri bedenlerinde taşımaya başlarlar. Bu, günlerce gergin omuzlar, kontrol edilemeyen öfke patlamaları, ani kaygılar üretir.
Bugün birçok insan gerçekten depresyonda değil. Sadece uzun zamandır gerçekten yorgun olduklarını söyleyemiyorlar. Daha da kötüsü, insanlar acıya eskisinden daha hızlı tepki verebiliyorlar. Birini kaybeden biri, birkaç hafta içinde normale dönmesi gerektiğini hissediyor. Uzun süreli bir ilişki sona erdiğinde, hemen "güçlü görünmeleri" bekleniyor. Ancak yas tutmak bile zamanın hızına göre değişiyor. Ama ruhun da kendi zamanı var. Tıpkı bir ağacın kökünün yavaşça kemirilmesi gibi, bazı insanlar için bile bu uzun süre, bazen yavaşça bozulur.
Ve çoğu zaman, kimse fark etmez. Çünkü insan refleksi, her şey yolundaymış gibi davranmaktır. Bu yüzden insanlar artık duygularını yaşamıyorlar; duygularının tanıtımını yönetebiliyorlar.
Ama insan ruhu ilginç bir şeydir: Bastırılan şey basitçe kaybolmaz; başka şeylere dönüşür. Seslendirilmemiş kızgınlık bazen kibire dönüşür. Yıllar önceki korku, kontrol takıntısı olarak yeniden ortaya çıkar. Uzun süre değersiz hissetme eğiliminiz varsa, herkesi aşağılamaya başlayabilirsiniz.
Nietzsche'nin de çok sert bir sözü var ama kelimenin tam anlamıyla doğru:
"Canavarlarla savaşan kişi, dikkatli olmalı ki kendisi de muhtemelen bir canavar haline gelmesin."
Bir birey acısına çok uzun süre bakarsa, o da acı haline gelir. Ve bu, bazı insanların iyileşmek istememesinin nedenidir. Doğru, acımasız değil ama doğru.
Çünkü mağduriyet, bazen kimlik haline gelir. Bazıları için sürekli kırık hissetmek, sorumluluk almaktan daha kolaydır. Kendinizi her zaman yaralı olarak görmenize izin vermek, değişimi ortadan kaldırmaya yardımcı olur.
Bu eski kişiliğin artık işe yaramadığını kabul etmek, bir kişinin en zor anlarından biridir. Yıllarca herkesin mutluluğu için yaşayan biri, bunun kendi deneyimi olmadığını fark eder. Her zaman zamana karşı duran biri, başkalarına güvenemeyeceğini bilir.
Her zaman çok mutlu görünen biri, yıllarca yalnız hisseder.
Olgunluk, asla kırılmamakla ilgili değildir. Nerede kırıldığını gerçekten görmekle ilgilidir.
Psikiyatride "travma sonrası büyüme" denilen bir söz vardır. Bazı insanlar felaketlerden sadece iyileşmez; onları daha tutarlı insanlar yapar. Daha net sınırlar çizerler. Daha az rol yaparlar. Kimseye gösteriş yapmadan yaşamayı öğrenirler. Aslında bazı kayıplar hiçbir bireyi küçültmez; aksine o bireyi basitleştirir.
Bir ihanet, bir kişiyi insan uzmanı yapar. Derin bir başarısızlık kibri yıkayabilir. Yalnızlık, bir kişinin kendi sesine sahip olmasına yol açabilir.
Bugün toplumdaki sorunlardan biri şu: Herkes iyi olmak istiyor ama pek çok insan kendini tanımıyor. Bu yüzden ilişkiler hızla kötüye gidiyor. Arkadaşlıklar hala yüzeysel. İnsanlar birbirine dokunduğunda, birbirlerinin ruhlarına dokunmuyorlar.
Çünkü samimiyet her zaman riskli bir şeydir. Birine "İncindim" demek zordur. "Korkuyorum" demek zor. "Yorgunum" demek zor.
İnsanlar daha doğrudan hale geldikçe, toplumda değerlerini kaybedeceklerini düşünüyorlar. Ama tam tersi. Bir kişiyi derin yapan şey mükemmellikten gelmez, gerçeği söyleme gücüdür.
Hayat nadiren herkesin lehine işler. Bazıları hayatlarının başından itibaren ağır yükler taşır. Bazıları sevgisizliği, bazıları yoksulluğu, bazıları aşağılanmayı getirir...
Ama bir kişinin karakteri, genellikle başlarına gelenlerle değil, o karanlıktan nasıl çıktıklarıyla tanımlanır. Bu yüzden bazı insanlar başarılarıyla etkileyicidir; diğerleri ise acılarını taşıma şekilleriyle hayranlık uyandırır.
Ve belki de bir kişinin gerçek gücü burada yatar. Kırılmadan yaşamak basitçe sağlıksızdır. Soru, kırıldığımızda kim olduğumuzdur. Çünkü bazı insanlar, hatırlayabildikleri kadar uzun süre yaşadıkları acıya tutunurlar.
Diğerleri, o acıdan daha gerçek, daha az karmaşık ve daha gerçek insanlar olarak çıkarlar.