Babam öldüğünde hastanenin üçüncü katındaki pencerenin önünde sigara içen adamı uzun süre unutamadım.
Adam ağlamıyordu. Telefonla konuşmuyordu. Sadece geceye bakıyordu. Hastane camlarının önünde duran insanların yüzünde tuhaf bir ifade olur. Ne tam umut vardır ne tam yıkım. İnsan orada beklerken kendi hayatının dışına çıkmış gibi hissediyor.
O gece sabaha karşı doktor yanıma geldiğinde önce gözlerini kaçırdı. Bazı cümleler kurulmadan anlaşılır.
Babamın öldüğünü böyle öğrendim.
Hastaneden çıktığımda hava yeni aydınlanıyordu. Simitçi tezgah açıyordu. Bir belediye otobüsü durağa yanaştı. İçeriden uykulu insanlar indi. O an içimde çok çocukça bir öfke yükseldi: “Nasıl devam edebiliyor hayat?”
Çünkü insan büyük bir kayıp yaşadığında dünyanın da onunla birlikte yavaşlamasını bekliyor. Sonra zaman geçiyor ve şu gerçeği öğreniyorsunuz: Hayat, kimsenin acısına göre akışını değiştirmiyor.
Babam öldükten sonra eve ilk girişimi hala net hatırlıyorum. Annem salonda sessizce oturuyordu. Televizyon açıktı ama ses kısıktı. Sehpanın üzerinde babamın gözlüğü vardı. Camının bir tarafında küçük bir çizik bulunurdu. Yıllardır aynı gözlüğü kullanırdı çünkü eşya değiştirmeyi sevmezdi.
Askıda duran lacivert hırkasının cebinden buruşturulmuş bir noter makbuzu çıktı. Tarihine baktım. Ölümünden iki gün önce yatırmış cebine.
İnsan bazen bir hayatın bittiğini resmi evraklarla daha sert hissediyor.
Babam çok konuşan biri değildi. Ama evin içindeki ağırlığı hissedilirdi. Kış geceleri herkes uyuduktan sonra kalkıp kombiyi kontrol ederdi. Kapının kilidini iki kez çevirirdi. Balkondaki çamaşırlar yağmurda kalmış mı diye bakardı.
Şimdi dönüp düşününce şunu görüyorum: Bazı erkekler sevgilerini cümle kurarak değil, düzeni koruyarak gösteriyor.
Gençken bunu anlayamıyorsunuz.
Çünkü gençlik sevgiyi daha gösterişli yerlerde arıyor. Büyük fedakarlıklarda, dramatik sözlerde, yüksek sesli duygularda… Oysa yaş ilerledikçe insan şunu fark ediyor: Bir evin güven hissi çoğu zaman sessiz insanların omzunda taşınıyor.
Babam öldükten sonra annem küçüldü.
Fiziksel olarak değil. Ruhen küçüldü.
Eskiden pazardan dönerken poşetleri kimseye vermezdi. “Ben taşırım” derdi. Babam öldükten birkaç ay sonra mutfakta turşu kavanozunu açamayınca bana seslendiğini hatırlıyorum. İlk kez o gün yaşlandığını fark ettim.
İnsan anne babasının yaşlandığını bir anda görmüyor. Küçük kırılmalarla anlıyor.
Annemin başka alışkanlıkları da vardı. Evde misafir varsa çayı herkesten önce bitirirdi. Çünkü boşalan bardakları takip etmeyi severdi. Televizyonda biri ağladığında kanal değiştirirdi. “İçim kaldırmıyor” derdi. Bayram sabahları evi erkenden havalandırır, kolonyayı küçük cam şişeye doldururdu.
Beş yıl önce annem öldüğünde, eve girince ilk dikkatimi çeken şey koku oldu. İnsan annesini kaybedince önce sesi değil, evin kokusu değişiyor.
Bunu tarif etmek zor.
Bazı evlerin bir ruhu vardır. Perdeden, yemekten, sabundan, yıllarca aynı dolapta duran kıyafetlerden oluşan bir ruh… Anne ölünce o hava çekiliyor evden. Eşyalar aynı kalsa bile mekan yabancılaşıyor.
O gün mutfakta dakikalarca boş boş durduğumu hatırlıyorum. Buzdolabının üzerinde annemin yazısıyla küçük bir not vardı: “Yoğurt mayalandı.”
İnsan bazen tek cümlelik bir kağıt yüzünden dağılıyor.
Hayatın en büyük problemlerinden biri şu bence: İnsanlar artık kaybın ağırlığını taşıyacak kadar yavaş yaşamıyor.
Bir yakınını toprağa veriyorsun. Ertesi gün banka mesaj atıyor. Telefon faturası geliyor. Sosyal medyada biri tatil fotoğrafı paylaşıyor. Acı bile tam yaşanamadan gündelik hayatın gürültüsüne karışıyor.
Eskiden yasın toplumsal bir tarafı vardı. Mahalle sessizleşirdi. Komşular yemek getirirdi. Şimdi herkes birbirinin acısını uzaktan izliyor. Çünkü çağımız temas çağından çok gösteri çağına dönüştü.
İnsanlar görünür olmayı, anlaşılmaktan daha önemli sanıyor.
Büyük şehirlerde bunun psikolojik sonuçlarını çok net görüyoruz. Herkes yorgun ama kimse neden yorulduğunu tam bilmiyor. Çünkü mesele çalışma saatleri değil sadece. Sürekli bir performans halinde yaşamak insanı tüketiyor.
Sosyal medya insanlara durmadan yeni bir karakter yazdırıyor: Daha başarılı ol. Daha fit görün. Daha ilginç yaşa. Daha çok dikkat çek.
Bu baskı insan ruhunda görünmez bir gerginlik oluşturuyor.
Sonra en küçük eleştiride dağılan insanlar görüyoruz. Trafikte küfredenler, sırada bekleyemeyenler, küçücük reddedilişte öfkelenenler… Çünkü insanın sinir sistemi sürekli alarm halinde.
Oysa ruhun da kasları vardır.
Sabır kullanılmayınca zayıflıyor. Şükür unutulunca insanın içi sertleşiyor. Eksiklik taşımayı bilmeyen biri, en küçük kayıpta bile savruluyor.
Hayatı sahip olunan bir mülk gibi değil, geçici bir emanet gibi görebilmek.
Çünkü insan kontrol duygusuna fazla tutunduğunda kırılganlaşıyor. Her şeyin kendi istediği gibi gitmesini bekliyor. Gitmeyince de öfke büyüyor.
Ölüm ise insana istemediği bir şeyi öğretiyor: Sınırlı olduğunu.
Babamın mezarı başında bunu hissetmiştim. Yıllarca zihnimde büyüttüğüm bazı meseleler bir anda küçülmüştü. Kariyer planları, kırgınlıklar, küçük hesaplar… Toprağın yanında insanın sesi bile değişiyor.
Çünkü mezarlıklar kibri düşüren yerlerdir.
Bir süre sonra şunu fark ettim: İnsan aslında ölümden çok, eksik yaşamaktan korkuyor.
Babam öldükten sonra aylarca aynı düşünce zihnime geldi: “Keşke bazı akşamlar eve daha erken dönseydim.”
Çünkü insan sevdiklerinin hep aynı yerde duracağını sanıyor. Annesinin mutfakta, babasının koltukta kalacağını düşünüyor. Zamanın onlar için işlemeyeceğine dair çocukça bir inanç taşıyoruz içimizde.
Sonra bir gün telefon çalıyor. Ve çocukluk bitiyor.
Geçen sene Kadıköy vapurunda yaşlı bir adam gördüm. Elinde hastane dosyaları vardı. İskeleye yaklaşırken telefonu çaldı. Uzun süre konuşmadı. Sonra çok sakin bir sesle: “Anladım… Ben eve yalnız geçerim o zaman,” dedi.
Cümle bittiğinde adamın omuzları çöktü.
İnsan bazen bir haberle değil, eve döneceği boşluğu düşününce yaşlanıyor.
Ben anne ve babamı kaybettikten sonra insanların yüzüne daha dikkatli bakmaya başladım. Çünkü artık herkesin taşıdığı görünmez yükler olabileceğini biliyorum. Sert görünen birinin içinde büyük bir yalnızlık bulunabiliyor. Sürekli neşeli duran biri geceleri uyuyamayabiliyor.
Bu yüzden yaş ilerledikçe zekadan çok merhamete değer vermeye başlıyorsunuz.
Çünkü dünya çok hızlı yargılıyor. Ama çok az insan gerçekten anlamaya çalışıyor.
Bugün bana ölümden sonra ne kaldığını sorduklarında eskisi gibi cevap vermiyorum artık.
Eskiden bunu daha metafizik bir soru gibi düşünürdüm. Şimdi daha gündelik bir yerden bakıyorum meseleye.
Babamdan bana kalan şey sadece soyadım değil. Çay içerken bardağı tutuş biçimimde biraz o var. Sessiz kaldığım bazı anlarda o var. Annemden kalan şey ise yalnızca fotoğraflar değil. Misafir giderken kapıya kadar uğurlama alışkanlığımda o var.
Belki insan tamamen kaybolmuyor.
Belki bir ömrün gerçek izi, başka bir insanın karakterine bıraktığı küçük alışkanlıklarda yaşamaya devam ediyor.
Ve galiba hayatın sonunda geriye kalan tek şey de bu oluyor: Bir evin içindeki eksikliği kadar yer etmiş olmak.
Ölümden Sonra Ne Var?
Bu makale 56 kere okunmuş.14 Mayıs 2026, Perşembe - 20:35



