olaygazetecilik @ hotmail.com

İnsan bazı acıları yaşadığı gün anlamıyor. Çünkü zihin, büyük kayıpları bir anda taşıyabilecek şekilde çalışmıyor. İlk günlerde organizma sadece hayatta kalmaya odaklanıyor. Cenaze işlemleri, telefonlar, gelen insanlar, yapılması gerekenler… İnsan acıyı bile tam yaşayamayacak kadar meşgul oluyor.
Asıl yokluk daha sonra başlıyor.
Ev sessizleştiğinde…
Telefon artık çalmadığında…
Hayat dışarıdan bakıldığında normale dönmüş gibi göründüğünde…
İnsan o zaman fark ediyor: Bazı insanlar hayatımızda yalnızca “bir insan” olarak bulunmuyor. Bazıları, ruhsal düzenimizin görünmeyen parçaları haline geliyor.
Anne çoğu zaman bunlardan biri.
Çünkü anne sadece sevilen kişi değil. Anne, insanın dünyayla kurduğu ilk psikolojik temas noktası. Çocuk doğduğunda yalnızca beslenmiyor; aynı zamanda güven duygusunu da öğreniyor. Ağladığında biri geliyor mu? Korktuğunda biri sakinleştiriyor mu? Hata yaptığında tamamen reddediliyor mu, yoksa yine de kabul görüyor mu?
İnsan karakterinin önemli kısmı, bu erken ilişkilerin içinde şekilleniyor.
Bu yüzden birçok insan annesini kaybettikten sonra yalnızca bir yakınını kaybetmiş olmuyor. Aynı zamanda zihninin en eski güven alanlarından biri çöküyor.
Ve insan bunu tarif etmekte zorlanıyor.
Çünkü bazı acılar kelimeyle değil, sistemle ilgilidir. İnsan yalnızca üzülmez; dünyayı algılama biçimi değişir. Daha önce fark etmediği bir soğukluk hisseder. Kalabalıkların içinde bile yalnızlık artar. Hayat ilk kez gerçekten geri döndürülemez görünmeye başlar.
İnsanın en büyük yanılgılarından biri de burada başlıyor zaten: Süreklilik yanılsaması.
İnsan zihni, sevdiği insanların hep orada kalacağını varsayarak çalışıyor. Anne evde olacakmış gibi… Baba telefona cevap verecekmiş gibi… Dostluklar hiç bozulmayacakmış gibi…
Oysa hayatın temel gerçeği tam tersi: İnsan, kaybetmeye açık bir canlı.
Fakat çağımız bu gerçeği sürekli gizlemeye çalışıyor.
Bugün insanlar ölüm konuşmuyor. Yaşlanmayı saklıyor. Hastalığı görünmez hale getiriyor. Sosyal medya düzeni insana sürekli genç, güçlü ve kontrol sahibi olması gerektiğini söylüyor. Herkes hayatını yönetebiliyormuş gibi davranıyor.
Oysa insan hayatının en önemli kırılmaları kontrol edilebilir değil.
Bir yoğun bakım kapısında bunu çok net görürsünüz.
Hayatı boyunca sorun çözen insanlar vardır. Güçlüdürler. Mantıklıdırlar. Çalışkandırlar. Ailelerini koruduklarını düşünürler. Fakat sevdiği insan o kapının arkasındayken, insan bazen sadece bekler.
Ve insanın en tahammül edemediği duygu budur: Hiçbir şey yapamamak.
Çünkü bugünün dünyası insanlara sürekli bir kontrol illüzyonu satıyor. Daha fazla çalışırsan her şeyi çözersin. Kendini geliştirirsen hayatı yönetirsin. Doğru plan yaparsan kaybetmezsin.
Bu doğru değil.
İnsan hayatı yalnızca emekle değil, kırılganlıkla da şekillenir.
Anne kaybı bunu insana sert biçimde öğretir.
İlginçtir, insanlar annelerini kaybettikten sonra genellikle büyük hataları düşünmüyorlar. Kimse oturup dramatik sahneleri hatırlamıyor. İnsan zihni daha çok küçük ihmallere takılıyor.
Kısa kesilmiş telefon konuşmaları…
“Aklımda bir sürü iş var, sonra konuşuruz” denilen anlar…
Ertelenmiş ziyaretler…
Dinlenmeyen hikayeler…
Çünkü insan psikolojisi sevgisizlikten çok, gösterilememiş sevginin ağırlığını taşıyor.
Bugün birçok insan anne babasını sevdiğini söylüyor. Gerçekten de seviyor olabilirler. Fakat çağımızın problemi artık duygusuzluk değil; dikkat parçalanması.
Aynı evin içinde yaşayan insanlar birbirlerine tam temas edemiyor.
Bir masada oturuyorlar ama herkes başka ekrana bakıyor.
Birbirlerini duyuyorlar ama dinlemiyorlar.
Birlikte vakit geçiriyorlar ama zihinsel olarak aynı yerde değiller.
İnsanlık tarihinde ilk kez insanlar bu kadar bağlantılı görünüp bu kadar psikolojik olarak kopuk hale geldi.
Ve bu kopukluk en çok kayıplardan sonra fark ediliyor.
Çünkü ölüm, insanın dikkatini aniden berraklaştırıyor.
Annesini kaybettikten sonra birçok insan aynı cümleyi kuruyor: “Keşke biraz daha yanında otursaydım.”
Burada önemli olan şey şu: İnsan aslında zamanı değil, dikkati geri istemekte.
Çünkü sevgi sadece his değil. Sevgi, yöneltilmiş dikkattir.
Bir insanı gerçekten seviyorsanız onu dinlersiniz. Yorgunluğunu fark edersiniz. Ses tonundaki değişimi anlarsınız. Aynı hikayeyi beşinci kez anlattığında sabırsızlık göstermezsiniz.
Fakat hayat insanı sürekli hızlandırıyor.
Bugünün insanı her şeye yetişmeye çalışırken en önemli şeyi kaçırıyor: Hayatın kendisini.
Çünkü insan ilişkileri büyük cümlelerle değil, tekrar eden küçük temaslarla ayakta kalır.
Bir çay daveti…
“Eve vardın mı?” sorusu…
Mutfaktan gelen bir ses…
Kapının açılma biçimi…
Bazı insanlar öldüğünde ev yalnızca sessizleşmez. Evin ruhu değişir.
Anne kaybı biraz da budur.
Bir gün mutfağa girersiniz ve hiçbir şeyin fiziksel olarak değişmediğini görürsünüz. Bardak aynı yerdedir. Masa aynıdır. Perdeler aynıdır.
Ama ev artık ev gibi hissettirmez.
Çünkü insan mekanlarda yalnızca eşya biriktirmez; duygusal hafıza da biriktirir.
Anne çoğu zaman o hafızanın merkezidir.
Belki de bu yüzden annesini kaybeden birçok insan, çocukluğunun da öldüğünü hisseder.
Çünkü anne bazen insanın geçmişinin son canlı şahididir.
Sizin nasıl korktuğunuzu bilen son insan odur.
İlk başarınızı…
İlk utancınızı…
Çocukken kurduğunuz anlamsız cümleleri…
Hastalığınızı…
Sessizliğinizi…
Bazı insanlar sizi bugünkü halinizle tanır. Anne ise sizin bütün versiyonlarınızı bilir.
O öldüğünde insan yalnızca bir yakınını kaybetmez; geçmişinin önemli bir bölümü de karanlıkta kalır.
Bu yüzden yas sadece özlem değildir.
İnsan bir süre sonra şunu fark eder: “Ben artık birinin çocuğu gibi hissetmiyorum.”
Çünkü insan kaç yaşına gelirse gelsin, içinde korunmak isteyen bir taraf taşır.
Kültür sürekli güçlü olmayı övüyor. Kimse kırılgan görünmek istemiyor. Herkes bağımsız, kontrollü ve dayanıklı görünmeye çalışıyor.
Ama insan tamamen bağımsız bir canlı değil.
Hepimizin içinde yorulduğunda geri dönmek isteyen bir taraf var.
Anne çoğu zaman o psikolojik dönüş noktası.
Bu nedenle anne kaybı bazı insanları daha öfkeli yapar. Bazılarını daha sert… Bazılarını daha sessiz…
Bazıları ise ilk kez gerçekten olgunlaşır.
Çünkü gerçek olgunluk yaş almak değildir.
Gerçek olgunluk, hayatın sınırlı olduğunu davranışlarına yansıtabilmektir.
Bugün insanlar ölümün varlığını biliyor ama sanki hiç yaşanmayacakmış gibi yaşıyorlar.
Sevdiklerini aramayı erteliyorlar.
Dinlemeyi erteliyorlar.
Özür dilemeyi erteliyorlar.
Sarılmayı erteliyorlar.
Ve insan hayatındaki en büyük trajedilerin önemli kısmı kötü niyetten değil, ertelenmiş sevgilerden oluşuyor.
Belki de bu yüzden bazı insanlar mezarlıkta ağlarken aslında kaybettikleri kişiye değil, yaşayamadıkları ilişkiye ağlıyorlar.
Çünkü insan zihni yarım kalmış duyguları kolay kapatamaz.
Söylenmemiş cümleler yıllarca içeride yaşamaya devam eder.
Bugün Anneler Günü.
Kimileri annesinin elini öpecek.
Kimileri mezarlığa gidecek.
Kimileri eski bir ses kaydını açıp uzun süre hiçbir şey söylemeden dinleyecek.
Ama belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şu:
Biz gerçekten seviyor muyuz?
Yoksa sevdiklerimizin hep bizimle kalacağını varsayarak mı yaşıyoruz?
Çünkü insan bazen ölüm geldiğinde değil, artık telafi edemeyeceğini anladığında yıkılıyor.
Ve hayatın en ağır sessizliği, kaybedilen insanın sessizliği değil.
Geç kalmış insanın kendi içinde büyüyen sessizliğidir.