Geçen gün bir kahvecide, yan masadaki genç bir kadını izledim. Önüne dumanı tüten nefis bir kahve bırakıldı. Kadın kahvesinden bir yudum bile almadan telefonuna sarıldı. Masadaki dergiyi düzeltti, gözlüğünü estetik bir açıyla yerleştirdi...En havalı filtreyi seçip "kahve keyfi" etiketiyle paylaştıktan sonra ancak telefonunu bıraktı. O kahve orada çoktan soğumuştu. Dijital dünyaya sorarsanız ortada harika bir "keyif" vardı, ama gerçek dünyada sadece buz gibi olmuş bir fincan ve yalnızlık kalmıştı.
Tam bu noktada, o kadını yargılayan üstenci bir gözlemci gibi görünmek istemem. Çünkü dürüst olmak gerekirse, biraz sonra masama gelecek olan kahvenin fotoğrafını çekmemek için ben de irademle büyük bir savaş vereceğim. Muhtemelen birçoğumuz gibi ben de o "kahve keyfisi" story'sini atmadan gerçek bir keyif kahvesi içtiğime ikna olamayan o modern topluluğun bir parçasıyım.
Bugün tam olarak bu illüzyonun merkezinde yaşıyoruz. Hayatımızı yaşamakla değil, hayatımızın "yaşanabilir olduğunu" başkalarına kanıtlamakla meşgulüz. Fransız düşünür Guy Debord’un yıllar önce söylediği gibi: "Doğrudan doğruya yaşanan her şey, bir temsile dönüşerek uzaklaşmaktadır."
Peki, her anımızı bir içerik olarak paylaştığımız bu dijital panayırda, sadece bize ait olan ne kaldı? Daha da önemlisi: Paylaşılmayan bir anı, gerçekten yaşanmış sayılır mı?
Klasik bir felsefe sorusudur: "Bir ormanda ağaç devrilir ve bunu kimse duymazsa, o ağaç gerçekten devrilmiş midir?" Bugün bunu kendimize uyarlayabiliriz: "Bir insan köpüklü bir kahve içer ve bunu story atmazsa, o kahve gerçekten içilmiş midir?"
Dijital egomuz bu soruya gizliden gizliye "Hayır" cevabını veriyor. Çünkü artık varoluşumuzu kendi hislerimizle değil, başkalarının beğenileriyle ölçüyoruz. İçerikleştirilmeyen, yani sergilenmeyen her anı, dijital evrende hiçliğe mahkum ediyoruz.
Ancak gözden kaçırdığımız büyük bir tehlike var; Sadece seyirci için yaşanan bir hayat, sahibine yabancılaşır. Başkaları görsün diye gidilen mekanlar, başkaları beğensin diye yudumlanan kahveler derken "Ben gerçekten ne hissediyorum?" sorusunu unutuyoruz.
Belki de modern çağın en büyük devrimi, bazı anları sadece kendimize saklama cesaretini göstermektir.
En son ne zaman bir fincan kahveyi, sadece kokusunu içinize çekmek ve tadını çıkarmak için, fotoğrafını çekmeden yudumladınız? Paylaşılmayan bir anı, eksik bir anı değildir. Aksine, en gerçek haliyle o zaman yaşanmış olur. Çünkü o anın seyircisi başkaları değil, sizin kendi ruhunuzdur.
Gelin, hayatımızın yönetmen koltuğundan inip biraz da kendi hayatımızın yalın birer yaşayıcısı olalım. Çünkü ekran karardığında elimizde kalan tek şey, o kadraja sığdıramadığımız sessiz, filtresiz ve sadece bize ait olan ham gerçeklik olacak.
Sevgi ve Sağlıcakla kalın...



