caltepe26 @ hotmail.com

Bugün modern binaların ve yoğun trafiğin arasında kaybolmaya yüz tutmuş olsa da, bir zamanlar Tuzla; İstanbul’un bittiği, huzurun başladığı o büyülü sınır çizgisiydi. Şehrin gürültüsü Haydarpaşa’dan kalkan banliyö treninin son duraklarına doğru yaklaştıkça azalır, pencerelerden içeri giren hava yavaş yavaş iyot ve çam kokmaya başlardı.

Denizle Hemhal Olmuş Bir Köy Hayatı


Eski Tuzla, her şeyden önce bir balıkçı kasabasıydı. Sabahın ilk ışıklarında limandan ayrılan "pat pat" motorların sesi, mahallenin çalar saati gibiydi. Sahil boyunca uzanan ağlar, güneşte kurutulan tekneler ve kahvehanelerde dönen "bugün kısmetten ne çıktı?" sohbetleri hayatın merkezindeydi.

O zamanlar deniz sadece bakılan bir manzara değil, yaşamın tam kalbiydi. Manastır’ın berrak sularında dalgalarla boğuşmak, akşamüzeri kayalıklarda gün batımını izlemek bir lüks değil, her Tuzlalının doğal hakkıydı. Komşuluklar, balkonlardan uzatılan bir tabak incirle ya da bahçelerden taşan yasemin kokularıyla mühürlenirdi.

Şifa ve Sessizliğin Adresi


Pek çoğumuzun çocukluk hatıralarında yer eden o meşhur İçmeler, sadece bir şifa kaynağı değil, aynı zamanda bir buluşma noktasıydı. İstanbul’un dört bir yanından gelen misafirler, çınar ağaçlarının gölgesinde serinlerken, Tuzla’nın o ağırkanlı ama asil ruhuna ayak uydururlardı.

O yıllarda Tuzla’da zaman daha yavaş akardı:

İstasyon Caddesi: Henüz beton yığınına dönmemiş, her iki yanı devasa ağaçlarla bezeli bir tünel gibiydi.
Yazlık Sinemalar: Çekirdek sesleri eşliğinde izlenen filmler, mahalle kültürünün en büyük eğlencesiydi.
Gönül Bahçesi: Gerçekten gönüllerin bir olduğu, denize nazır çayların içildiği o eski çay bahçeleri...
Neyi Özlüyoruz?
Aslında özlediğimiz sadece eski binalar ya da boş arsalar değil; biz o yılların samimiyetini özlüyoruz. Kapıların kilitlenmediği, herkesin birbirini soyadıyla değil lakabıyla tanıdığı, akşam ezanıyla eve dönen çocukların neşesini özlüyoruz. Tuzla, o zamanlar İstanbul’un içinde ama karmaşasının dışında, kendi masalını yaşayan bir kıyı kasabasıydı.

Bugün sahil yolunda yürürken gözlerimizi kapatıp rüzgarı dinlediğimizde, o eski balıkçı motorlarının sesini ve taze pişmiş mısır kokusunu hala duyabiliyorsak; Tuzla’nın o kadim ruhu içimizde bir yerlerde yaşamaya devam ediyor demektir.


"Bir şehri sevmek, onun geçmişine sahip çıkmakla başlar."