olaygazetecilik @ hotmail.com

İnsanı Yoran Hayat Değildir; Hayatın İçinde Kendisini Nereye Yerleştirdiğidir

"Allah, hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, işlediği kötülük de kendi zararındadır."
(Bakara Suresi, 286. Ayet Meali)

İnsan, çoğu zaman hayatın ağır olduğunu söyler. Oysa aynı hayat, bir insanı olgunlaştırırken bir başkasını tüketebilir. Aynı acıyı yaşayan iki kişiden biri umudunu korurken diğeri karamsarlığa teslim olabilir. Demek ki insanı yıpratan yalnızca yaşadıkları değildir. Asıl belirleyici olan, yaşadıklarını nasıl anlamlandırdığı ve kendisini hayatın içinde hangi yere koyduğudur.
İnsanın en büyük yanılgılarından biri, her şeye yetişmeyi erdem sanmasıdır. Dünyanın bütün sorunlarından haberdar olmak, her tartışmada söz söylemek, herkesi memnun etmek, her acıyı omuzlamak ve her gelişmeye yetişmek... Bunlar artık başarı gibi sunuluyor. Oysa insanın zihni de kalbi de sınırsız değildir. Sınırlarını unutan insan, zamanla yüklerin altında değil; yanlış sorumlulukların altında ezilir.
Her yük omuzlanmak için gönderilmez. Bazı yükler, yalnızca insana sınırlarını öğretmek için karşısına çıkar. Çünkü olgunluk, dünyanın bütün ağırlığını taşımakta değil; hangi yükün kendisine emanet edildiğini ayırt edebilmektedir.
Ne var ki insan, çoğu zaman kendi hayatını ihmal ederken başkalarının hayatını düzeltmeye çalışır. Kendisini yönetemeyen, dünyayı yönetmeye kalkışır. İçindeki karmaşayı susturamayan, dışarıdaki gürültüyü susturmak ister. Böylece yorulmasına sebep olan hayat değil; haddini aşan beklentileridir.
İnsanın huzuru, dünyanın sakinleşmesiyle başlamaz. Huzur, insanın kendi içindeki gereksiz mücadeleleri bırakabildiği gün filizlenir.
Hayatı daha doğru okuyabilmek için üç temel sınırı fark etmek gerekir.
İlki, kontrol alanıdır.
Burası insanın gerçek sorumluluğudur. Düşünceleri, niyetleri, ahlakı, öfkesi, dili, iradesi, çalışkanlığı burada şekillenir. İnsan her olayı seçemez; fakat olaylar karşısında nasıl bir insan olacağını büyük ölçüde seçebilir.
Bugün birçok insanın en büyük yanlışı, değiştirebildiği tek alanı ihmal edip değiştiremeyeceği alanlarla mücadele etmesidir. Başkalarını düzeltmeye çalışırken kendini ihmal eder. Saygı bekler; fakat kullandığı dili sorgulamaz. Adalet ister; fakat kendi öfkesine hükmedemez. Anlaşılmayı bekler; fakat dinlemeyi öğrenmez.
Oysa karakter, büyük kararlarla değil; küçük tercihlerle inşa edilir. Kimsenin görmediği yerde dürüst kalabilmek, öfkelenince adaleti kaybetmemek, hata yaptığında özür dileyebilmek ve emanete sadık kalabilmek... İnsan gerçek kimliğini tam da bu anlarda ortaya koyar.
Bir demir ustası, yıllar boyunca aynı örsün başında çalışır. Çırak, ustaya bir gün şöyle sorar: "Bu kadar yıl aynı demire vurmak seni sıkmıyor mu?" Usta gülümseyerek cevap verir: "Ben demire vurmuyorum; önce kendimi işliyorum." Çünkü insan yaptığı işle değil, yaptığı işin kendisinde bıraktığı izlerle olgunlaşır.
İkinci sınır, etki alanıdır.
İnsan başkalarının hayatına dokunabilir; fakat onların iradesinin sahibi olamaz. Sevgisini sunabilir; fakat karşılık görmeyi zorlayamaz. Doğruyu anlatabilir; fakat kabul ettiremez. İyilik yapabilir; fakat karşılığını talep edemez.
Bugün kırgınlıkların önemli bir kısmı kötülükten değil, kontrol etme arzusundan doğuyor. İnsan, emeğinin sonucunu da yönetebileceğini zannediyor. Oysa emek bizim sorumluluğumuzdur; sonuç ise bizim mülkiyetimiz değildir.
Tohumunu eken çiftçi, her sabah toprağı kazıp filizin çıkıp çıkmadığını kontrol etmez. Çünkü bilir ki sabırsızlık, bereket üretmez. Hayatın bazı kapıları emekle açılır; bazıları ise yalnızca zaman geldiğinde açılır.
İnsan ilişkileri de böyledir. Güven ispatla değil, istikrarla oluşur. Sevgi baskıyla değil, gönüllü yakınlıkla büyür. Sadakat korkuyla değil, karakterle ayakta kalır.
İşte bu gerçeği kavrayan insan, başkalarını yönetmeye çalışmaktan vazgeçer; önce kendisini yönetmeye başlar. Çünkü dünyayı değiştiren insanlar, önce kendi iç düzenini kurabilen insanlardır.
Üçüncü sınır ise dikkat alanıdır.
Çağımızın en büyük yoksulluğu zaman değil, dikkattir. Çünkü insan, ömrünü en çok baktığı şeye benzetir.
Sürekli öfkeye maruz kalan öfkeyi normal kabul eder. Sürekli korkuyla beslenen, cesaretini kaybeder. Sürekli kıyas yapan ise sahip olduğu nimetleri göremez. Zihin, içine ne doldurulursa zamanla ona dönüşür.
Bugün milyonlarca insan kendi hayatını inşa etmek yerine başkalarının hayatını seyrediyor. Başkasının başarısı kıskançlık üretiyor; başkasının mutluluğu eksiklik hissi doğuruyor; başkasının öfkesi kendi öfkesine dönüşüyor. Böylece insan, kendi hikayesinin kahramanı olmaktan çıkıp başkalarının senaryosunda figüran haline geliyor.
En tehlikeli esaret, zincirlerle kurulan değil; dikkatin gönüllü olarak teslim edilmesidir.
Bütün bu sınırların merkezinde ise tek bir hakikat bulunur: Anlam.
Hayatta yaşanan hiçbir olay tek başına insanı yıkmaz. Aynı fırtına, sağlam köklü ağacı güçlendirirken köksüz olanı devirebilir. Farkı oluşturan rüzgarın şiddeti değil, kökün derinliğidir.
İnsan da böyledir. İç dünyasını hakikat, ahlak ve sağlam ilkeler üzerine kurmuşsa zorluklar onu yalnızca sınar; kimliğini elinden alamaz. Çünkü acı, düşman değildir. Doğru okunduğunda insanın en öğretmenidir.
Belki de hayatın en büyük trajedisi, insanın taşıyamayacağı yükleri sırtlanması değil; kendisine emanet edilen karakteri ihmal etmesidir. İnsan dünyayı kazanırken vicdanını kaybediyorsa aslında hiçbir şey kazanmamıştır. Alkışlar çoğalırken merhameti eksiliyorsa büyümemiş, yalnızca görünür hale gelmiştir.
Toplumların geleceği de burada şekillenir. Adalet önce mahkeme salonlarında değil, insanın kendi vicdanında doğar. Güven önce kanunlarla değil, sözüne sadık insanlar sayesinde yaşar. Merhamet ise büyük nutuklarla değil, kimsenin görmediği küçük iyiliklerle kök salar.
Belki de ömrün sonunda bize sorulacak en önemli soru, kaç kişiyi etkilediğimiz ya da ne kadar servet biriktirdiğimiz olmayacaktır.
"Sana emanet edilen kalbi kirletmeden, karakteri eğip bükmeden yaşayabildin mi?"
Çünkü insanın gerçek büyüklüğü, başkalarının omzuna yük koymasında değil; kendisine ait olmayan yükleri bırakabilmesindedir. Gerçek özgürlük, canının istediğini yapmak değil; doğru olanı seçebilmektir. Gerçek huzur ise hayatın bütün sorularını cevaplamakta değil; hangi sorunun gerçekten kendisine ait olduğunu ayırt edebilmektedir.
Hayat insanı, taşıdığı yüklerin çokluğuyla değil; taşıdığı emanetlere gösterdiği sadakatle olgunlaştırır. Kendisini doğru yere yerleştiren insan, dünyanın gürültüsü içinde bile sükûnetini korur. Çünkü bilir ki huzur, dışarıda bulunacak bir ödül değildir. Huzur, insanın kendi sınırlarını hikmetle kabul ettiği anda kalbine yerleşen ilahi bir ikramdır.