Bak buraya…
İnsan der ki: "Ben buraya ait değilim." Ayakları çamura batmışken, gözü hep o ulaşamadığı ötelerdedir. Kendini hep bir gecede yıkılmış, apansız gelen bir fırtınayla yatağından edilmiş bir kurban zanneder. Avunmak ne kolay, değil mi? "Beni bu dünya bozdu, beni bu devir eğriltti" demek ne büyük konfor… Oysa hakikat, o senin büyük ve gürültülü felaket dediğin şeylerin çok uzağında bir yerde, sessizce bekler. Bir insan bir sabah uyandığında aniden yabancı bir nefis olarak açmaz gözlerini. Şahsiyet dediğin o koca kale, gök gürlemeleriyle değil; her gün vicdanın o görünmez duvarından kopan, adını koymaya bile tenezzül etmediğin o küçücük kum taneleriyle çöker.
Biz o sinsi çatlakları sinesinde saklayıp, dışarıya saray taklidi yapan bencil çocuklarız. Dün "Bu kadardan ne çıkar?" diyerek verdiğin o küçük ödün, bugün aklının karanlık dehlizlerinde kendine meşru bir taht kurar. Yarın ise bakar ve görürsün ki, o kaçtığın, o nefret ettiğin şey bizzat senin karakterin olmuş. İnsan, kendi uçurumuna doğru yürürken adımlarının sesini duymaz. Alışkanlık dediğin o meçhul kılavuz, seni elinden tutar ve usulca o hiç istemediğin kuyunun kenarına bırakıverir. İşte o gün edilen "Ben aslında böyle biri değildim" feryatları, bir uyanışın müjdesi değil; çoktan bitmiş, toprağı çekilmiş sinsi bir erozyonun geç kalmış, hükmünü yitirmiş itirafıdır.
Bizim en büyük cürmümüz, işte bu içsel çürümeyi, adına "yeniden başlamak" dedikleri o modern çılgınlıkla örtebileceğimizi sanmamızdır. Hayatı takvimlerin, pazartesilerin, yeni ayların ve parlak vaatlerin arkasına gizledik. Her pazartesi yeni bir hayata niyetlenen, her yeni yılda günahlarından arınacağını sanan o şaşkın yolcu, ömrü boyunca yürümeyi asla öğrenemez. Çünkü onun her yeni başlangıcı, aslında arkasında bıraktığı, hesabı kesilmemiş, helalleşilmemiş eski bir yolun mezar taşıdır. İnsan, sürekli yeni kapıların tokmağına dokunarak, her an başka bir parıltının, başka bir hormonal coşkunun peşinden koşarak kemale eremez. Olgunluk denilen o ağır ve vakur hırka, fırtınanın ortasında, esen o fersah fersah rüzgara karşı, doğru kapının eşiğinde sabırla bekleyebilmektir. İstikametinin nöbetini tutan bir muhafız olmadıkça, kalbinin kapısına akıl koymadıkça, heveslerinin oyuncağı bir çocuk olarak kalmaya mahkumsun. Yüzeyde dalgalarla boğuşanlar, suyun altındaki o lekesiz, o sessiz cevhere hiçbir zaman dokunamazlar.
Gözünü toprağa çevir, bak... Toprak sana bağırmaz, sana vaatlerde bulunmaz. O, sabrın ve vakti beklemenin o en saf, en gürültüsüz ilmini taşır bağrında. Çiftçi, tohumu o zifiri karanlığa, o mutlak kimsesizliğe emanet ettikten sonra, her sabah gidip toprağı tırnaklarıyla kazımaz. "Acaba filizlendi mi, acaba boy verdi mi?" diye hesaba girişmez. Bilir ki, acele edenin gözü hakikatin büyümesini göremez. Emek dediğin, sadece alnından akan terin hesabı değildir; emek, zamana güvenmeyi, o gizli, o derindeki oluşuma saygı duymayı, o demlenme süresine teslim olmayı bilmektir. Bugünün insanının o bitmek bilmeyen ruh yorgunluğu, gövdesinin yıpranmasından ya da mesaisinin ağırlığından değildir; emeğin olgunlaşması için gereken o kutsal süreye tahammül edememesinden, kalbinin ritmini kâinatın saatiyle eşleyememesindendir. Her şeyin bir anda, kendi istediği saniyede olmasını isteyen o sabırsız nefis, vaktin o acımasız çarkları arasında un ufak olmaya mahkumdur.
Bak, kâinatın lisanında aceleye yer yoktur, orada sadece sarsılmaz bir istikrar konuşur. Güneş, senin keyfin yansın diye değil, o ezeli sadakat ritmiyle her sabah aynı azametle doğar. Kalbin, sen gaflet uykularında kaybolmuşken, kendi nefsini unutmuşken bile aynı sadakatle çarpmaya devam eder. Mevsimler, kimsenin alkışına, kimsenin onayına ihtiyaç duymadan, o büyük nizam içinde sessizce yer değiştirir. Bu muazzam, bu sarsılmaz kozmik düzenin ortasında en çabuk savrulan, en kolay dağılan ve esen her rüzgara göre kendine yeni bir kıble arayan tek varlık, ne yazık ki kendi iradesinin nöbetini tutamayan insandır.
Güven dediğin o mukaddes emanet de tek bir günün, tek bir kahramanca şovun sırtında yükselmez. İnsan, kelimelerin o yaldızlı boyasına, vaatlerin o sahte büyüklüğüne değil; halin tekrarına, o sessiz kararlılığa inanır. Dün söylediği söz ile bugün eylediği amel arasında uçurumlar barındırmayanlar, sustuklarında bile etraflarına sarsılmaz, sözsüz bir huzur halkası yayarlar. Bir ip, tek bir lifin kopmasıyla hemen incinmez belki; ama kökleşmesi, kopmaz bir urgana dönüşmesi, binlerce lifin aynı istikamete, hiç sapmadan, yan yana uzanmasıyla mümkündür. İşte bu yüzden tutarlılık, senin o kitabi ahlak kurallarından biri ya da sosyal bir mecburiyet değildir; bilakis hakikate, o en derindeki mutlak gerçeğe duyulan en samimi, en lekesiz saygıdır. Güveni inşa etmek asırlar sürer de, onu yerle yeksan etmek bir anlık gaflete, bir anlık nefsani arzuya bakar.
Ve bu içsel yarılma, bu göründüğü gibi olamama hali, ne yazık ki insan bağlarını da süratle kurutuyor. Sevmeyi, göğüs kafesinde aniden parlayan geçici bir coşku, hormonal bir dalgalanma, bir mülkiyet arzusu zannediyoruz. Oysa hakiki sevgi, her sabah o bağa yeniden emek verme, o sızının nöbetini tutma kararlılığıdır. Bir çınarı asırlar boyu ayakta tutan şey, yılda bir kez gelen o haşmetli, o gürültülü sağanaklar değildir; toprağın derinliklerine sızan, her gün kökleri besleyen o incecik, o gösterişsiz sızıntılardır. İhmal ettiğin gönül bağları bir günde kopup gitmez; uzun süre susuz bırakıldığı için içten içe kurur ve gün gelir, en hafif, en ehemmiyetsiz bir rüzgarda un ufak olur. İnsan ilişkilerinde kalıcılık, dudaktan dökülen büyük yeminlerle değil, sessizce gösterilen o vefa ahlakıyla mühürlenir.
Din-i Mübin de insana tam olarak bu kutsal, bu sarsılmaz dengeyi fısıldar. Cenab-ı Hak, kulunu tüketen, onu takatinden eden, gücünün yetmeyeceği yükleri omzuna bindiren bir zalim değildir. O, kulunun şov yapmasını, büyük iddialarla ortaya atılmasını değil; yönünü sabitlemesini, o istikamette erimesini murad eder. Bir gece sabaha kadar uyanık kalıp ibadet ateşiyle yanmak, ardından aylarca o gaflet uykusunun karanlığına gömülmek ruhun kimyasını bozar, kalbi kararsızlığın dehlizlerine iter. Din, bizi gösterişli çıkışlara, anlık parlamalara değil; sürdürülebilir, mütevazı ama kesintisiz bir kulluğa çağırır. Zira yönünü koruyan, rüzgara direnen küçük bir kandil, bir an parlayıp sonra karanlığa gömülen devasa bir meşaleden daha çok yol aydınlatır. Rabbimiz nicelikten evvel sadakati, gösterişten evvel sebatı, geçici coşkudan evvel yönünü koruyan bir kalbi değerli kılar. Amellerin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır hükmü, bu hakikatin en net beyanıdır.
Dünya ise bizi sürekli bir "daha fazla" sarmalına hapsediyor. Daha fazla kazan, daha fazla görün, daha fazla tüket, daha çok anlat... Bu bitmek bilmeyen hırs yarışı, ruhu obezleştirirken kalbi aç bırakıyor. Oysa insanın sırtındaki asıl yük, sahip oldukları değil; taşımaya mecbur hissettiği o lüzumsuz fazlalıklardır. Bir nehir, önüne çıkan her çakıl taşını sırtına alıp taşımaya kalksaydı, asla ummana kavuşamaz, yolun başında balçığa saplanırdı. Nehrin gürül gürül akabilmesi, yük biriktirmemesinden, fazlalıkları kıyıda bırakabilmesinden ve yatağına sadık kalmasından gelir. Hafiflemek, menzile varmanın ilk şartıdır. İnsan da içindeki lüzumsuz hevesleri, dünyevi kuruntuları eledikçe durulur ve asıl gayesine doğru akmaya başlar.
Belki de ömrün asıl sırrı, büyük ve gürültülü işler başarmak, kitleleri peşinden sürüklemek değildir. Asıl hüner, doğru olanı yarın da, ondan sonraki gün de, kimse seni görmüyorken ve alkışlamıyorken de yapabilecek bir karakter kalesi inşa etmektir. Bir kubbeyi ayakta tutan, en tepedeki süslü, yaldızlı taşlar değildir; içeride, kimsenin gözünün ilişmediği, o karanlıkta duran kilit taşıdır. O kilit taşı yerinden milim oynadığında, kubbenin ihtişamı da, altındaki cemaat de yerle yeksan olur. Hayatsa insanın kimse görmezken muhafaza ettiği günlük şahsiyet nizamı, kendine verdiği sözlerdir. Bu nizam çöktüğünde, dışarıdaki başarıların hiçbir hükmü kalmaz.
Nihayetinde geminin limana sağ salim varması rüzgarın şiddetine değil, kaptanın pusulasına olan sadakatine bağlıdır. Rüzgar ne kadar güçlü eserse essin, pusulası bozuk bir gemi için her esinti sadece kayboluşu, kayalara çarpma ihtimalini hızlandırır. Yönü belli olan için yavaş ilerlemek bir eksiklik veya kusur değildir; bilakis her adım menzile yaklaşmaktır. Yönü olmayan için ise hız, felaketten başka bir şey getirmez. Hızlı gitmekle övünen dünya, nereye gittiğini bilmeyen kör bir kılavuz gibidir.
Tohum toprağı aşıp göğe doğru yükselirken feryat etmez. Şafak sökmeden evvel gökyüzü bağırmaz, sessizce renk değiştirir. Hayat gürültüyü, şaşaayı değil, sürekliliği ve vakarı mükâfatlandırır. İçsel değişimler derinlerde gerçekleşir. Sonunda geriye ne insanların sahte alkışları kalacak ne de o kartvizitlerdeki süslü unvanlar. Geriye sadece yaşanmış, istikamet üzere sürdürülmüş, lekesiz bir ömür kalacaktır. Ve o ömür, büyük iddialarla, meydan okumalarla değil; her gün aynı hakikate sadakatle verilen o sözlerle değer kazanır. Asıl kıymet, ara sıra da olsa nefsin rüzgarıyla zirveye çıkmak değil; düştüğün yerde bile yüzünü her daim aynı kıbleye dönebilmetir. İnsan, düştüğü yerin değil, yüzünü döndüğü yönün rengini alır. Yüzün hakikate dönükse, yolun sonu muhakkak selamettir.
Tutarlılık
Bu makale 166 kere okunmuş.23 Temmuz 2026, Perşembe - 15:57



