olaygazetecilik @ hotmail.com

Bakma öyle. Ne ararsın bende? Bir cevap mı, yoksa vicdanına serpeceğin bir avuç soğuk su mu?
Siz… Aklı cetvel, hakikati hatam sananlar. Kelimeleri tespih gibi dizince, uzun cümlelerin arkasına saklanınca hakikate vardığınızı zannedersiniz. Niyetiniz anlamak değildir ki… Görülmek. Sadece görülmek. "Ben de varım" diye kâinata kendinizi ihbar etmek.
İnsan ömrünü kendini dışarıya nakşetmeye harcar da dönüp kendi derununa tek bir nazar etmez. Şehirler seni konuşsa ne çıkar? Namın yürüse ne olur? Akşam olup kendi odanın yalnızlığına çekildiğinde, kalbinin eşiğinde bir yabancı gibi tünüyorsan… Bütün dünya seni tanısa ne kalır geriye?
Büyüklük dersiniz… Nedir büyüklük? Önünde kalabalıkların birikmesi mi? Kalabalık adamı büyütmez; kalabalık sadece gölgeyi büyütür. Hakiki büyüklük nedir bilir misin? Bir kimsesizin yanına oturduğunda, onun varlığını ezmediğin o sıfır noktasıdır. Sıfır olabildin mi bu dünyada? Yoksa hâlâ boyunu, cübbenin enini mi ölçüyorsun?
Lafı büyük adamlar bilirim. Cümleleri süslü, icazetleri tam… Ama bir yaraya dokunamazlar. Söz var, şifa yok. Bir de konuşmayanlar vardır; ismi yazılmaz defterlere. Bir gece yarısı, bir garibe gösterdiği o merhamet var ya… Yıllar geçer, mermerler aşınır, fakat o amelin kokusu bu kubbede asılı kalır.
Tohum düşer toprağa. "Bitti, çürüdü" dersin. Akıl gözünün önündekini veri sayar çünkü. O kabuk nasıl bir sancıyla çatlıyor, o dikey doğum nasıl bir kıyamet… Nereden bileceksin? Tohum bilir ama; karanlığın mezar değil, dirilişin eşiği olduğunu.
Sana da oluyor, değil mi? Hayat alıyor seni alıştığın minderden, atıveriyor bir kenara. Kapılar kapanıyor. Acı vuruyor. Bitiş sanıyorsun. Cahillik… O acı seni kırmak için gelmedi; üzerindeki o kibirli kabuğu çatlatmak için geldi. Rahatlık uyuşturur. İnsan zorlukta uyanır. "Hiç düşmedim" diye övünüyorsun bir de… Düşmeyen adam kalkmanın izzetini ne bilsin? Aczini kabul ettiğin yerdir senin kemale erdiğin yer.
Ama siz kalkanı hep dışarıya çekersiniz. "Düşman dışarıda" dersiniz. Kolay olan o. En çetin harp nerede yaşanır, bilir misin? Kendi bağrında, zihninde kurduğun o sinsi kalelerde. Başkasının kibri gözüne batar da kendi gururuna "hakikat sevdası" dersin. Nefis bu… Bazen ibadetin arkasına saklanır, bazen de "Hakikati savunuyorum" diyen o yırtıcı benliğinin içine gizlenir. Savunduğun hakikat mi sanırsın? Kendi "benin!” Kendi cehennemin!
Bildiğin şey seni küçültmüyorsa… Yüktür.
İbadetin seni yumuşatmıyorsa… Kuruluktur.
Ahlakın seni başkasını hor görmeye götürüyorsa… Kibrin ta kendisidir.
Herkesin birbiriyle ağı var bugün, ama bağı yok. Temas var, dokunmak yok. Herkes konuşuyor, kimse dinlemeye talip değil. Oysa insanın her zaman bir cevaba ihtiyacı yoktur. Bazen sadece yanında duracak bir kalp ister. Yargılanmadığı o emniyetli kuytuda insan, ancak yeniden kendine döner.
Merhamet… Doğru lafı etmek değildir her zaman. Bazen yanlış yola sapmış birinin içinde dahi o saklı iyiliğin varlığına inanabilmektir. Hayat önüne küçük emanetler bırakır: Bir ihtiyarın sükutu, bir çocuğun saf nazarı… Sen ise büyük fetihler peşindesin. Bir kalbi tamir etmek, taş üstüne taş koyup saray yapmaktan daha derin bir eserdir.
Dünyayı nizamına sokmak istiyorsun, öyle mi? Dön bir içine bak. O viraneyi gördün mü? Kendi öfkesine köle olan sabrı anlatamaz. Kendi nefsini bilmeyen rehber olamaz. Söz halden güç alır. Dille söylenen uçar; halle yaşanan kalır.
Bir gün gelecek… Makamlar susacak. Unvanlar buharlaşacak. Sormayacaklar sana "Kaç kişi seni bildi?" diye. Soracaklar: "Kaç insanın gecesine kandil oldun?"
Adın unutulabilir. Dünya seni hatırlamazsa hatırlamasın. Ama bir tek can çıkıp da "Karanlıktaydım, onun merhameti bana yol oldu" derse… Bütün fani övgüler yerin dibine batsın, o şahitlik sana yeter.
Çünkü bir gönül… Gerçekten bir alemdir.
Sana emanet edilen o narin kalplere ne kadar dürüst ne kadar şefkatli dokundun? Hesap burada açılacak, hesap burada kapanacak.
Gerisi… Koca bir vehim. Koca bir masal.