Bildiğinle Doğru Amel Et, Doğrusunu(!) Bildiğinle Amel Et.
İnsan, noksanını nisyan ile örten, kendini tam zannettiği her anda aslında bir parça daha eksilen bir garip muammadır. Yeryüzünün bu tekinsiz hanına ayak bastığımız günden beri içimizde durulmayan bir fırtına, dinmeyen bir aidiyet sızısı var. Heybelerimizi kelimelerle, hafızamızı kavramlarla dolduruyor; kütüphaneler dolusu malumatı sırtımıza sarıp adına heybetle "ilim" diyoruz. Sonra da bu yapay yükün verdiği sahte azametle doğrularak, kainata karşı bidayeti olmayan bir iddiada bulunuyoruz: "Ben biliyorum." İşte bu kör iddia, ruhun üzerine inen en kalın, en zifiri hicaptır. Bilmek, menzile varmak, o menzilin sahibi olmak demek değildir; bilmek, sadece çetin ve ucu bucağı görünmeyen bir yola çıkmaya samimiyetle niyet etmektir. Asıl mesele, zihne hapsedilen o donmuş malumatın kalbi dirilten bir amele, yani bir sese, bir nefese, bir yaraya merhem olacak bir eyleme dönüşüp dönüşmediğidir.
Ancak gelin görün ki, bu kelamı bugüne kadar hep dışarıya, hep başkalarına doğrultulmuş bir ok gibi kullandık. Hakikati talep ederken bile nefslerimizin o konforundan, köşeli kalıplarından vazgeçmedik. Zihnin o maddelerle, formüllerle, didaktik listelerle örülü çitlerini hikmetin bahçesine dayadık. Oysa hakikat, parmaklıklar ardına sığmayacak kadar geniş ve hürdür. Kelamı böyle yapay parçalara bölmek, onun şifalı ruhuna eziyet etmektir. Dahası, insanın en büyük kusurlarından biri de niceliğe, sayılara, ölçülere olan hastalıklı tutkusudur.
Bildiğinle doğru amel et. İnsanoğlu, fıtratı gereği doğrunun ne olduğunu, eğrinin nerede durduğunu az çok sezer. Yalanın ruhu çürüten sinsi bir deprem olduğunu, adaletin mizanı ayakta tutan yegâne direk olduğunu, şefkatin ise gönül kırıklarını onaran ilahi bir merhem olduğunu bilmeyen neredeyse yoktur. Ancak bu bilme hali, bizi o bilginin ahlakıyla ahlaklandırmaya, o bilginin ağırlığını taşımaya yetmez. Malumat, eyleme dönüşüp can bulmadığı müddetçe zihnin sırtında taşınan, sahibini sadece yoran ölü bir kamburdur. Bir tabip tahayyül ediniz ki, şifanın formülünü, ilacın terkibini en ince ayrıntısına kadar ezbere bilsin fakat kendisi amansız bir maraza yakalanmışken o ilacı kibrinden yahut tembelliğinden mütevellit içmesin. Onun zihnindeki o muazzam ilim, kendi bedenindeki o yaraya derman olabilir mi? Bilgiyi sadece hafızada istiflemek, odunları üst üste yığmaktan farksızdır. O odunları tutuşturacak bir niyet, bir eylem lazımdır. Bildiğinle doğru amel etmek, elindeki o yegâne kibriti çakıp kendi iç karanlığını aydınlatma cesaretini gösterebilmektir.
İnsanın kendi nefsi, bildiğini iddia ettiği o mukaddes hakikati kendi çıkarına, kendi haklılığına, kendi küçük dünyasındaki menfaatine yontmaya başladığı an amel zehirlenir. Adaletin ulviliğinden dem vururuz ama sadece kendi hakkımız çiğnendiğinde sesimizi yükseltiriz. Merhameti överiz ama sadece bizim gibi düşünene, bizim mahalleden olana kalbimizi açarız. Bu hal, bildiğinle amel etmek değil, hakikati nefsin bencil heveslerine kurban etmektir. Amelin doğru olması, onun her türlü gösterişten, alkış beklentisinden ve dünyevi hesaptan arınarak, sadece ve sadece doğrunun kendi hatırı için icra edilmesiyle mümkündür. Zira niyet hırkası lekeli olanın, amel seccadesi asla temiz kalmaz. Bilgi eyleme dönüşürken riyadan temizlenmiyorsa, insanı selamete değil, felakete götürür.
Doğrusunu bildiğinle amel et. İnsanın kendi mutlak doğrularını acımasızca, hunharca sorgulaması gerektiğine dair ilahi bir ihtardır. Bizler ekseriyetle "kendi bildiğimizin mutlak doğru olduğunu" zannederiz. Oysa bizim doğru diye sarıldıklarımız, içine doğduğumuz mahallenin, bize ezberletilen kültürün, yaralı çocukluğumuzun veya kibrimizin ördüğü o konforlu duvarların sahte yansımalarından ibarettir. İnsan kendi bildiğini mutlaklaştırdığı, onun üzerine hiçbir yeni hakikat kabul etmediği an, tekamül kapısını kendi elleriyle sürgülendirmiş olur. "Ben kendi doğrularıma iman ettim" diyen bir zihin kaskatı kesilir. Kaskatı olan her şey ise en küçük bir sarsıntıda kırılmaya mahkumdur; esneyen, yumuşayan, doğrunun aslına doğru bükülen ruhlar ise yaşar ve olgunlaşır.
Doğrusunu bildiğinle amel etmek, ömür boyu süren bir uyanıklık ve kendi nefsinden hakikate doğru yapılan kesintisiz bir hicret halidir. "Acaba bu sımsıkı bağlandığım fikir gerçekten hakikat mi, yoksa benim yaralarımın, zannımın ve gizli arzularımın bir maskesi mi?" sorusunu kendine bir hançer gibi saplayabilme ahlakıdır. Zan, hakikatin en sinsi, en amansız düşmanıdır. İnsan, bilginin de bir tekamülü, bir saflaşma süreci olduğunu idrak etmelidir. Dün uğruna kavgalar ettiğin bir doğrunun, bugün aslında bir yanılgıdan ibaret olduğunu fark etmek ruhun büyümesidir, olgunlaşmasıdır. İşte bu yüzden, sadece geçmişten devraldığın veya ilk öğrendiğin bilgiyle yetinmeyeceksin; durmaksızın doğrunun aslına, özüne, safiyetine doğru yürüyeceksin. Bilginin doğrusunu aramak, insanın kendi nefsini sürekli hesaba çektiği bir arınma ameliyesidir.
"Bilgi güçtür" dediler ve insanı bu gücün esiri ettiler. Doğrudur, bilgi bir güçtür ama kalbin süzgecinden geçmemiş, şefkatle yoğrulmamış ham bir güç, sahibini Firavunlaştırmaktan başka işe yaramaz. Bugün yeryüzündeki manevi çoraklığın, kalpsizliklerin ve yıkımların sebebi insanların bir şeyleri bilmemesi değildir; aksine, kalpsiz ve amelsiz bilgidir. Doğrusu aranmayan, mutlak zannedilen dogmaların ardına düşen kitlelerin körü körüne sergiledikleri ameller, dünyayı bir savaş alanına çevirmiştir. Mesele bilgi biriktirmek, zihni bir kütüphaneye çevirmek değil; bilginin içinde kaybolduğu, o her şeyi bildiğini iddia eden sahte benliği ortadan kaldırmaktır. Benlik aradan çekilince, geriye sadece hakikatin berrak aynası kalır. İnsan bilginin mutlak sahibi değil, ancak geçici bir emanetçisidir. Emanete riayet ise, o bilginin doğrusunu arayıp bulmak ve onun getirdiği ahlakla ahlaklandırmakla mükelleftir.
Şimdi, buraya kadar kelimelerin arkasına saklanarak inşa ettiğimiz o muazzam binayı yıkma vaktidir. Zira yukarıda zikredilen tüm bu hakikatler, eğer kalemin kendi noksanını, kendi sahteliğini itiraf ettiği bu son durağa varmazsa, sadece entelektüel bir gevezelik olarak kalacaktır. İnsan, başkalarının kusurlarını bir sarraf hassasiyetiyle tartarken, kendi terazisinin hileli olduğunu görmezden gelmek ister. Bir hatayı fark etmek yetmez; o hatayı, o sahtekarlığı kelamın tam kalbine bir ayna gibi yerleştirmek gerekir. Gerçek itiraf, kibrin bittiği ve şifanın başladığı yerdir.
Kendi noksanını bilmek de "doğrusunu bildiğinle amel etmenin" bir parçasıdır. Eğer biz bu yazıda kusursuz olduğumuzu iddia etseydik, kendi zindanımızın gardiyanı olmaktan öteye geçemezdik. Rakamların, adetlerin ve formüllerin ötesine geçebildiğimiz an, harflerin esaretinden kurtulup mananın o berrak denizine ulaşabiliriz.
Kendinden, kendi içindeki o derin ve ürkütücü sessizlikten kaçma. Heybendeki diplomalarına, okuduğun kitaplara, bildiğini sandığın kurallara güvenip de kibrin o sahte tahtına kurulma. Dön ve perdesiz bir ayna gibi kalbine bak. O çok güvendiğin bildiklerin seni daha müşfik, daha adil, daha dürüst bir insan yapıyor mu? Bildiklerin seni komşunun açlığıyla dertlendiriyor, bir yetimin gözyaşıyla sarsıyor mu? En önemlisi, bildiklerin seni kendi kusurlarını, kendi cehaletini görecek kadar aydınlatıyor mu? Eğer bu sorulara verdiğin cevap kalbini titretmiyorsa, oturduğun o ilim kürsüsünden usulca aşağı in. Çünkü henüz yola bile çıkmamışsın demektir.
Sözü harflerin kalabalığıyla daha fazla boğup ruhu yormayalım. Mesele, kelimelerin çokluğunda kaybolmak değil, o kelimelerin işaret ettiği hakikatte durulmaktır. Kendi doğrularının, kendi zanlarının zindanından çıkma vaktidir. Hakikatin o geniş, o ferah iklimine doğru yürü. Önce elindeki kısıtlı bilgiye sadık ol, onun hakkını ver, yani bildiğinle doğru amel et. Ama orada durup menzile vardım sanma; o bilginin de ötesindeki mutlak doğruyu, rıza makamını, o temiz özü ara. İşte o zaman doğrusunu bildiğinle amel etmenin o muazzam, o şifalı huzuruna ereceksin. Yol, sadece yürüyenindir; bilenlerin değil, hakikati bulup da onun önünde eğilenlerin, durulup da kendi noksanını itiraf ederek insanlığa derman olanlarındır.



