olaygazetecilik @ hotmail.com

Bir gün birisi size, hiçbir hazırlık yapmanıza izin vermeden şu soruyu sorsa:
“Başka biri olarak yeniden doğma şansın var. Kimi seçerdin?”
Cevabınız ne olurdu?
Bir bilim insanı mı?
Bir sanatçı mı?
Bir lider mi?
Yoksa çocukluğunuzdan beri hayran olduğunuz o meşhur insan mı?
İnsan bu soruya verdiği cevapla yalnızca kimi sevdiğini değil, kimi eksik bulduğunu da anlatır. Çünkü çoğu zaman olmak istediğimiz kişi, kendimizde eksik gördüğümüz şeylerin toplamıdır.
Daha cesur olmak isteriz; cesur birine özeniriz.
Daha zengin olmak isteriz; zenginin hayatını isteriz.
Daha sevilen biri olmak isteriz; herkesin etrafında toplandığı insanı gözümüzde büyütürüz.
Fakat bu sorunun içinde başka bir soru daha gizlidir:
“Neden kendin olmaktan memnun değilsin?”
İnsan bazen başka biri olmak istemez. Sadece kendi hikâyesindeki bazı sayfaları yırtmak ister.
Başarısız olduğu yılları…
Pişman olduğu kararları…
Kırıldığı ilişkileri…
Çocukluğunda taşıdığı yaraları…
Belki de başka bir hayat istememizin nedeni, başka bir insanı sevmemiz değil; kendi yükümüzden yorulmuş olmamızdır.
Bir zamanlar bir bilgenin kapısına genç bir adam gelir.
“Bana mutlu olmanın sırrını öğret,” der.
Bilge sorar:
“Ne istiyorsun?”
“Bir kral olmak istiyorum.”
“Peki, kral oldun. Sonra?”
“Dünyanın en güçlü kralı olmak isterim.”
“Onu da oldun. Sonra?”
“Ölümsüz olmak isterim.”
Bilge gülümser.
“Sen kral olmak istemiyorsun. Sen eksiksiz olmak istiyorsun. Fakat insan olmak, biraz eksik kalmayı kabul etmektir.”
Genç adam uzun süre susar.
Çünkü bazen bütün hayatımızı yanlış bir sorunun peşinde geçiririz.
Mutlu olmanın yolunu kusursuz olmakta ararız.
Oysa kusursuzluk, insanın ulaşacağı bir liman değil; yorulacağı bir seraptır.
Dünyanın en büyük ticaretlerinden biri, insanlara kendilerinden memnun olmamayı öğretmektir.
Reklamlar, daha güzel bir yüz vaat eder.
Kişisel gelişim sektörü, daha etkileyici bir kişilik.
Sosyal medya, daha heyecanlı bir hayat.
Bize sürekli şu fısıldanır:
“Olduğun kişi yeterli değil.”
Belki de çağımızın en büyük yalnızlığı budur.
İnsanların kendilerini geliştirmeye çalışmaları değil; kendilerinden utanmaya başlamaları…
Eskiden insanlar daha iyi bir hayat isterdi.
Şimdi başka bir kimlik istiyor.
Daha karizmatik bir ben.
Daha mutlu bir ben.
Daha başarılı bir ben.
Neredeyse ruhumuzun bile yeni modelini bekliyoruz.
Bir gün telefonlarımızda “Yeni Kişilik Güncellemesi Yüklendi” diye bir bildirim görürsek pek şaşırmayacağım.
İnsan, kendisinden tamamen kaçamaz.
Şehri değiştirirsiniz, yine sizsiniz.
İşi değiştirirsiniz, yine sizsiniz.
Evi değiştirirsiniz, yine sizsiniz.
Bazen eşi, dostu, çevreyi değiştirirsiniz; yine sizsiniz.
Çünkü insan, gittiği her yere kendi hikayesini de götürür.
Birçok kişi hayatındaki mutsuzluğun nedenini dışarıda arar.
Oysa bazen sorun, yaşadığımız hayatta değil; kendimizle kurduğumuz ilişkidedir.
Kendini sürekli suçlayan bir insan, dünyanın en güzel evinde de huzursuz olur.
Kendini değersiz hisseden biri, en büyük başarıların içinde bile eksiklik yaşar.
Kendini affedemeyen insan, yeni bir başlangıç yapsa bile eski acılarını yanında taşır.
Çünkü bazı yükler bavula değil, ruha konulur.
Bir psikiyatrist hastasına şu soruyu sormuş:
“Hayatını başka biriyle değiştirmek ister misin?”
Hasta hiç düşünmeden cevap vermiş:
“Elbette.”
Doktor devam etmiş:
“Onun çocukluğunu, korkularını, utançlarını, kayıplarını ve geceleri kimseye söylemediği acılarını da almak şartıyla?”
Adam bir süre sessiz kalmış.
Sonra yavaşça:
“Hayır…” demiş.
İşte hayatın büyük gerçeği burada saklı.
Biz insanların hayatlarını değil, vitrinlerini kıskanıyoruz.
Bir sanatçının alkışını görüyoruz, yalnızlığını görmüyoruz.
Bir iş insanının servetini görüyoruz, bedelini görmüyoruz.
Mutlu bir evliliği görüyoruz, o mutluluğun kaç kez tamir edildiğini bilmiyoruz.
Kimse bütün hikayesini sergilemiyor.
Herkes biraz ışığını gösteriyor, gölgesini saklıyor.
Bu yüzden başkasının hayatı bize daha kolay geliyor.
Çünkü başkasının yükünü değil, sadece yürüyüşünü görüyoruz.
Filozoflar yüzyıllardır aynı mesele üzerinde durdu:
İnsan, kendisi olmayı neden bu kadar zor buluyor?
Çünkü kendisi olmak cesaret ister.
Bir başkasını taklit etmek daha kolaydır.
Bir kalabalığın içinde erimek daha kolaydır.
Başkalarının beklentileriyle yaşamak daha kolaydır.
Fakat insanın gerçek olgunluğu, kendi sesini duyabildiği yerde başlar.
Bir düşünür, “İnsanın en büyük görevi kendisi olmaktır” der.
İnsanın en uzun yolculuğu kilometrelerle değil, yüzleşmelerle ölçülür.
Kendini tanımak…
Kendini kabul etmek…
Kendini değiştirebilecek kadar sevmek…
Ve bütün kusurlarına rağmen kendine sırt çevirmemek…
İşte gerçek cesaret budur.
Yaş ilerledikçe insan ilginç bir şey fark ediyor.
Gençken kahraman arıyoruz.
Biraz büyüyünce başarı.
Biraz daha büyüyünce huzur.
En sonunda ise şunu anlıyoruz:
Hayatın meselesi başka biri olmak değilmiş.
Hayatın meselesi, kendimizle barış içinde yaşayabilmekmiş.
Çünkü insanın gerçek rakibi, komşusu değildir.
Arkadaşı değildir.
Ekranda gördüğü insanlar hiç değildir.
İnsan, her sabah aynada dünkü haliyle karşılaşır.
Asıl yarış orada başlar.
Daha sabırlı olabilir miyim?
Daha dürüst olabilir miyim?
Daha merhametli olabilir miyim?
Daha cesur olabilir miyim?
Bunlar küçük sorular gibi görünür.
Oysa insanın karakteri, büyük kararlarla değil; her gün verdiği küçük cevaplarla şekillenir.
Belki de ömrün sonunda bize sorulacak soru şu olmayacak:
“Kim oldun?”
Belki şu sorulacak:
“Bunca yıl neden başka biri olmaya çalıştın?”
İnsan, kendi hayatının misafiri olarak yaşayabilir.
Başkalarının beklentileriyle, başkalarının hayalleriyle, başkalarının ölçüleriyle…
Ama o zaman uzun bir ömrün sonunda geriye acı bir cümle kalır:
“Ben kendim olmayı ertelemişim.”
Bu yüzden bugün kendimize başka bir soru sormamız gerekiyor:
Başka biri olsaydın kim olurdun, değil…
Kendin olabilmek için hangi korkundan vazgeçerdin?
Hangi maskeyi çıkarırdın?
Hangi yükü yere bırakırdın?
Çünkü insanın hayattaki en büyük başarısı, başka birine dönüşmesi değildir.
Bütün eksiklikleriyle, bütün yaralarıyla, bütün hikayesiyle kendisine yaklaşabilmesidir.
Ve belki de gerçek olgunluk, bir gün aynaya bakıp şu cümleyi kurabilmektir:
“Başka biri olmak istemiyorum. Kendimin daha iyi, daha cesur ve daha vicdanlı bir hali bana yeter.”