Türkiye’de antidepresan kullanımı artıyor. Bu artık bir sağlık istatistiği değil; toplumsal bir ruh hali raporu. Reçete sayıları bize yalnız depresyonu değil, bir ülkenin korkularını, dayanma biçimini ve gerçeklikle kurduğu ilişkiyi gösterir. Bu yüzden meseleyi doğru koymak gerekir: Bu artış yalnız hastalık artışı değildir; hayat düzeninin bozulmasıdır.
Türkiye’de son on yılda antidepresan kullanımı belirgin biçimde yükseldi. OECD verilerine göre her bin kişiye düşen günlük standart doz miktarı yaklaşık 28’den 48’e çıktı. Yani yaklaşık yüzde 70’lik artış. Bu sayı hala OECD ortalamasının altında görünse de artış hızı yüksek. Bu tablo bize şunu söyler: Bu toplumda yalnız depresyon değil, kronik kaygı, tükenmişlik ve gelecek hissinin aşınması yaygınlaşıyor.
Ama burada bir yanılgı var.
Bu yalnız ekonomik kriz hikayesi değil.
Bu yalnız pandemi hikayesi değil.
Bu yalnız biyokimya hikayesi hiç değil.
Bu bir karakter hikayesi.
Toplumlar da bireyler gibi savunma mekanizmaları geliştirir. Antidepresan artışı bize şunu söylüyor: Türkiye’de insanlar çökmekten çok yoruluyor; ama yoruldukları hayatı değiştirmek yerine dayanmayı seçiyor. İlaç burada bir çözüm değil, bir erteleme aracına dönüşüyor.
Bugün kliniklerde en sık gördüğümüz tablo majör depresyon değil; yaygın anksiyete, uyum bozukluğu ve tükenmişliktir. İnsanlar delirmekten değil, dayanamayacağından korkuyor. Çünkü zihnin en temel ihtiyacı olan öngörülebilirlik kayboldu. Enflasyon, iş güvencesi, eğitim değeri, hukuk güveni… Bu belirsizlikler beynin alarm sistemini sürekli açık tutar.
Ama gerçek teşhis burada bitmez.
Türkiye’de ruhsal sıkıntının bir bölümü dış koşullardan, bir bölümü alışkanlıklardan gelir. İnsanlar uykusuz, hareketsiz ve ekran bağımlısı. Sosyal medya ile sürekli kıyaslanıyor. Hayat düzeni bozuk ama mucize bekleniyor. Bu noktada antidepresan bazen depresyonu değil, yaşam disiplininin eksikliğini örtüyor.
Şunu açık söylemek gerekir:
Türkiye’de insanlar yalnız kaygılı değil; yüzleşme yoksunu.
Terapi pahalı diye gidilmiyor denir. Doğru. Ama tek sebep bu değil. İnsan kendini görmekten korkar. Çünkü kendini görmek demek şu sorularla yüzleşmek demektir:
Ben neden uyumuyorum?
Ben neden sürekli erteleyen bir hayat kurdum?
Ben neden sınır koymaktan korkuyorum?
Ben neden sosyal medyada yaşayıp gerçek ilişkiler kuramıyorum?
Bu soruların cevabı ilaç kutusunda yoktur.
Türkiye’de ruhsal zorlanmanın ikinci yüzü tükenmişliktir. İnsanlar uzun saatler çalışıyor ama ilerleyemiyor. Emek veriyor ama güven hissi oluşmuyor. Bu yalnız ekonomik değil; anlam krizidir. İnsan yaptığı işte değer bulamazsa, motivasyon değil kimlik kaybı yaşar.
Üçüncü yüz bağlanma zayıflığıdır. Aileler küçüldü, komşuluk bitti, dostluk yüzeyselleşti. İnsan kalabalık içinde yalnız. Duygular konuşulmadığında bedene iner. Beden de kimyayla susturulur. Antidepresan bazen depresyonu değil, konuşulamayan aileyi tedavi eder.
Ama en önemli teşhis şudur:
Türkiye’de insanlar hayatlarını düzenlemek yerine kaderi suçlama eğilimindedir.
Bu kadercilik kültürel bir savunmadır. Sorumluluk ağır geldiğinde insan dış neden arar. Ekonomi, siyaset, sistem… Hepsi etkili. Ama bireyin payı da büyüktür. Uyku hijyeni yoksa, hareket yoksa, sosyal temas yoksa, amaç yoksa, hiçbir ilaç kalıcı çözüm getirmez.
Psikiyatrinin temel kuralı basittir: Semptomu bastırmak nedeni çözmez. Ağrı kesici kırığı iyileştirmez. Antidepresan yalnızlık, değersizlik ve amaçsızlık duygusunu tek başına çözemez. Ama geçici rahatlama sağlar. Bu yüzden tercih edilir.
Pandemi süreci bu kırılganlığı büyüttü. OECD ülkelerinde de antidepresan tüketimi arttı. Çünkü insanlar ilk kez hayatın kontrol edilemez olduğunu gördü. Ama pandemi bittiğinde bile kaygı bitmedi. Çünkü sorun virüs değil, anlam kaybıydı.
Bugün Türkiye’de ruhsal sıkıntı şu cümleyle ifade ediliyor: “Serotoninim düşük.”
Bu yarı doğru bir cümledir.
Bazı sıkıntılar biyokimya değildir.
Bazıları adaletsizliktir.
Bazıları yalnızlıktır.
Bazıları amaçsızlıktır.
Bazıları disiplin eksikliğidir.
Bir toplumda antidepresan artıyorsa iki ihtimal vardır: Ya insanlar daha bilinçli olmuştur, ya da hayat daha zorlaşmıştır. Türkiye’de gerçek şu: İnsanlar hem daha bilinçli, hem daha yorgun; ama aynı zamanda daha dağınık.
Bu yüzden ilaç bazen bir “suskunluk teknolojisi” olur. İnsan daha az üzülür ama daha az sevinir. Daha az kaygılanır ama daha az merak eder. Duygusal küntleşme yalnız bireysel değil, toplumsal bir sonuçtur. Tepki verme kapasitesi azalır. Haksızlığa öfke zayıflar. Umut kurma gücü düşer.
Bu tabloyu değiştirmek için üç şey gerekir.
Birincisi doğru teşhis: Ruh sağlığı yalnız psikiyatrik değil, sosyolojiktir. Çalışma koşulları, şehirleşme, eğitim, gelir dağılımı… Bunlar ruh sağlığını belirler.
İkincisi kamusal destek: Okullarda psikolojik danışmanlık, iş yerlerinde ruh sağlığı programları, mahalle merkezleri… Bunlar lüks değil, kamu sağlığı yatırımıdır.
Üçüncüsü bireysel disiplin: Uyku, hareket, sosyal temas, sınır koyma, yardım isteme… Bunlar ilaçtan önce gelir.
Türkiye’de antidepresan artışı yalnız sistemin hatası değil; bireyin erteleme alışkanlığının da sonucudur. İnsanlar hayatlarını düzenlemek yerine dayanmayı seçti. Konuşmak yerine sustu. Yüzleşmek yerine oyalandı. Bu yüzden ilaç, bazen depresyonu değil sorumluluk korkusunu tedavi etti.
Bir toplum sorunlarını yalnız kimyayla yönetmeye başladığında, gerçek hastalık kimyada değil karakterde başlar. Ve karakter değişmeden hiçbir reçete yetmez.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla ilaç değil; daha fazla dürüstlük, daha fazla disiplin, daha fazla dayanışmadır.
Çünkü bir toplum dayanmak için ilaç kullanmaya başlarsa, bir gün artık dayanamaz.
Bir Ulusu İlaçla Anlamaya Çalışmak
Bu makale 372 kere okunmuş.23 Şubat 2026, Pazartesi - 13:28



