“Normal” kelimesi gündelik hayatta fazla rahat kullanılır. Kimse tam olarak ne olduğunu tanımlamaz ama herkes kimin normal olduğuna dair güçlü bir kanaate sahiptir. Sabah işe giden, fazla soru sormayan, öfkesini belli etmeyen, itiraz etmeyen, büyük iniş çıkışlar yaşamayan kişi normaldir. Kalabalığın ritmine ayak uyduran, sesini yükseltmeyen, sıra dışı görünmeyen kişi… Oysa bu tanımın psikiyatriyle, ruh sağlığıyla, insan doğasıyla doğrudan bir ilgisi yoktur. Daha çok toplumsal konforla ilgilidir. Normal, çoğunluğun işini kolaylaştıran bir etikettir.
Psikiyatri açısından bakıldığında “normal insan” diye bir varlık yoktur. İnsan dediğimiz şey zaten dalgalı bir yapıdır. Duyguları inişli çıkışlıdır, düşünceleri zaman zaman çelişkilidir, davranışları her zaman tutarlı değildir. Sağlıklı olmak, düz bir çizgide yürümek demek değildir. Sağlıklı olmak, bu dalgalanmayı taşıyabilmek, gerektiğinde kendini toparlayabilmek ve hayatla işlevsel bir ilişki kurabilmektir. Ortalama olmak ise bambaşka bir şeydir. Ortalama olmak, istatistiksel bir konumdur; ruhsal bir yeterlilik değildir.
Toplumlar norm üretir. Bu normlar zamana, iklime, siyasete, dine ve ekonomiye göre değişir. Bir dönemin normali, başka bir dönemin sapması olabilir. Dün ayıp sayılan bugün sıradanlaşır, dün erdem kabul edilen bugün patolojik ilan edilebilir. Bir zamanlar çok çalışmak erdemken, bugün “işkoliklik” diye tanımlanır. Bir zamanlar sessiz olmak olgunluk göstergesiyken, bugün “iletişim sorunu” sayılabilir. Demek ki normal dediğimiz şey, doğuştan gelen bir gerçek değil; sonradan öğrenilen bir uyum biçimidir.
Sorun şu noktada başlar: İnsan bu normlara uymayı, ruhsal sağlık zanneder. “Herkes gibi hissediyorum, demek ki iyiyim” düşüncesi yaygındır. Oysa herkes gibi hissetmek çoğu zaman herkes gibi bastırmak anlamına gelir. Öfkeyi bastırmak, üzüntüyü gizlemek, korkuyu inkar etmek… Bunların hepsi sosyal uyumu artırır ama içsel dengeyi bozabilir. Toplum sakinleşir, birey gerilir. Dışarıdan bakıldığında sorun yoktur; içeride ise sürekli bir huzursuzluk vardır.
Toplumun en büyük çelişkilerinden biri tam da burada ortaya çıkar. İnsanlar genellikle büyük travmalar yaşadıkları için değil, küçük ama sürekli tekrarlanan uyumlar yüzünden yorulurlar. Sabah alarm çalar; kişi aslında yorgundur ama bunu önemsemez. Trafikte sinirlenir, bastırır. İş yerinde hoşuna gitmeyen bir duruma maruz kalır, ses çıkarmaz. Gün içinde defalarca “önemli değil” der. Akşam eve döndüğünde kendine ait belirgin bir mutsuzluğu yoktur ama genel bir huzursuzluk hissi vardır. Sorulursa “iyiyim” der. Çünkü ortada açıklanabilir bir sorun yoktur. Hayat çalışıyordur. Sorun, tek tek anlarda değil; bu anların toplamındadır.
Uyumlu olmanın bir bedeli vardır. İnsan kendini törpüleyerek uyum sağlar. Fazla düşünen yanını susturur, rahatsız eden soruları ertelemeyi öğrenir, “bunu da sorun etmeyiver” cümlesini içselleştirir. Kısa vadede işe yarar. Uzun vadede ise yabancılaşma başlar. İnsan kendi duygularına mesafeli hale gelir. Ne istediğini, neye kızdığını, neden mutsuz olduğunu net olarak bilemez. İşte bu noktada, dışarıdan sorunsuz görünen hayatların içinde kaygı bozuklukları, tükenmişlik sendromları ve anlamsızlık duygusu filizlenir.
Psikiyatri kliniklerinin dolu olması tesadüf değildir. İnsanlar “anormal” oldukları için değil, fazla normal olmaya zorlandıkları için tükenirler. Sürekli güçlü görünmek, sürekli dengeli olmak, sürekli uyumlu davranmak insan doğasına aykırıdır. İnsan kırılgandır. Zaman zaman dağılır, yanılır, aşırı hisseder. Bunlar hastalık değil, insan olmanın doğal parçalarıdır.
Akılcı olan hedef “normal olmak” değildir. Akılcı hedef işlevsel olmaktır. İşlevsellik; çalışabilmek, ilişki kurabilmek, sorumluluk alabilmek ve gerektiğinde yardım isteyebilmektir. Bir insan üzgün olabilir ama işlevseldir. Kaygılı olabilir ama hayatını sürdürebiliyordur. Hatta zaman zaman mutsuz olmak, ruhsal sağlığın bozulduğunu değil, kişinin hayatla gerçek bir temas içinde olduğunu gösterir. Sürekli mutlu olma hali ise çoğu zaman inkarın ürünüdür.
Toplum “anormal” diye etiketlediği birçok özelliği aslında severek tüketir. Sorgulayan insanları eleştirir ama onların ürettiği fikirlerle ilerler. Hassas insanları zayıf bulur ama kriz anlarında onların empatisine ihtiyaç duyar. Uyum sağlamayanları dışlar ama değişim onların omzunda yükselir. Bu açıdan bakıldığında norm, çoğu zaman durağanlığı temsil eder. Hayatı ileri taşıyan şey ise normdan sapabilen zihindir.
Elbette her farklılık sağlıklı değildir. Burada romantik bir “anormallik yüceltmesi” yapmak akılcı olmaz. Psikiyatri, toplumun hoşuna gitmeyen davranışlarla değil; kişinin işlevselliğini ciddi biçimde bozan, kendisine ya da çevresine zarar veren durumlarla ilgilenir. Sorun, düşünmenin fazlalığı değil; düşüncenin gerçeklikle bağının kopmasıdır. Duyguların yoğunluğu değil; kontrol edilememesi ya da tamamen donması patolojiktir. Gerçek patoloji, normdan sapmak değil; yaşamı sürdüremez hale gelmektir.
Bugün “normal” diye sunulan hayat modeli hızlı ve yüzeyseldir. İnsanlar sürekli meşguldür ama nadiren gerçekten mevcuttur. Sosyal ilişkiler vardır ama derinlik azdır. Herkes konuşur ama az kişi dinler. Bu ortamda kendini tuhaf hissetmek çoğu zaman sağlıklı bir tepkidir. Bazen en anormal şey, her şey yolundaymış gibi davranmaktır.
“Normal insan var mı?” sorusuna verilecek en dürüst cevap şudur: Hayır, yok. Ama işlevsel insan vardır. Kendisini tanıyan, sınırlarını bilen, duygularını inkar etmeyen, gerektiğinde uyum sağlayan ama gerektiğinde itiraz edebilen insan vardır. Psikiyatrik açıdan sağlıklı olan kişi, normlara körü körüne uyan değil; normlarla pazarlık yapabilen kişidir. Ne tamamen teslim olur ne de sürekli savaşır. Nerede duracağını bilir.
Belki de soruyu tersinden sormak gerekir: Bu kadar normal olmaya çalıştığımız halde neden bu kadar yorgunuz? Cevap basittir. Çünkü insanı insan yapan birçok özelliği “normal” kalabilmek uğruna feda ediyoruz. Sonra da içimizde oluşan boşluğu başka şeylerle doldurmaya çalışıyoruz.
Normal olmak bir hedef değil, bir araçtır. Araç amaç haline geldiğinde ruhsal denge bozulur. Sağlıklı olan pürüzsüz olmak değil, pürüzlerle yaşayabilmektir. Çünkü hayat ortalamalara göre değil; gerçek insanlara göre yaşanır.
Normal İnsan Var mı?
Bu makale 509 kere okunmuş.09 Şubat 2026, Pazartesi - 13:41



