olaygazetecilik @ hotmail.com

İnsan, kendisini çoğu zaman duygularıyla tanımlar. Mutluyken kendini “iyi biri”, üzgünken “hayattan darbe yemiş biri”, öfkeliyken ise “haklı” hisseder. Günlük dilimiz bile buna göre şekillenir: “İçimden gelmedi”, “kendimi iyi hissetmiyorum”, “bana ağır geldi.” Oysa insan sadece hissettiklerinden ibaret değildir. Duygular, insanın iç dünyasında olup biteni haber verir; ama neyin doğru, neyin yanlış olduğunu belirlemez. Hayatı ayakta tutan asıl unsur, duygular değil; insanın kendine duyduğu saygıdır. Ve bu saygı, sağlıklı bir yaşam için, duygulardan daha güçlü olmak zorundadır.
Kendine saygı çoğu zaman yanlış anlaşılır. Özgüvenle, gururla ya da kendini beğenmişlikle karıştırılır. Oysa kendine saygı, yüksek sesle konuşmak ya da güçlü görünmek değildir. Kimsenin görmediği yerde de kendine aynı ölçüyü uygulayabilmektir. Canı çok isterken vazgeçebilmek, çok öfkeliyken sınırı aşmamak, çok sevilmek isterken kendini pazarlık konusu yapmamaktır.
Duygular hızlıdır, acelecidir ve çoğu zaman kısa vadeli rahatlama vaat eder. Saygı ise yavaş ilerler, düşünerek karar aldırır ve uzun vadeli sonuçları hesaba katar. Duygular “şimdi” der, saygı “sonra ne olacak?” diye sorar. Bu yüzden ruhsal olgunluk, duyguların azalması değil; duyguların yerli yerine oturmasıdır. Olgun insan duygusuz değildir, ama duygularının direksiyona geçmesine izin vermez.
Bugün bireysel sorunların önemli bir kısmı, duyguların aşırı meşrulaştırılmasından kaynaklanıyor. “Böyle hissediyorum” cümlesi, her davranışın gerekçesi hâline geldi. Oysa hissetmek, yapmak zorunda olmak değildir. İnsan bazen öfkelenir ama bağırmak zorunda değildir. Kırılır ama kendini küçük düşürmek zorunda değildir. Korkar ama sırf korktuğu için yanlış bir yerde kalmak zorunda değildir. “Bunu hissediyorum ama bunu yapmayacağım” diyebilme gücü.
Otuzlu yaşlarında, dışarıdan bakıldığında “her şeyi yerli yerinde” görünen biri düşünün. İşi var, ilişkisi var, sosyal hayatı var. Ama içten içe tükenmiş, değersiz ve öfkeli hissediyor. Konuştukça şunu fark edersiniz: Hayatındaki hemen her kritik kararı, hislerine göre almış. Yalnız kalmamak için istemediği ilişkide kalmış, sevilmek için sınırlarını esnetmiş, çatışmadan kaçmak için susmuş. Sonunda kimseyle kavga etmemiş ama kendisiyle bağını koparmış. Bu bir duygu bozukluğu değil, kendine saygı yitimidir.
İlişkiler, kendine saygının en çok sınandığı alandır. İnsan sevilmek ister; bu doğaldır. Ama sevilme ihtiyacı, insanı kendinden vazgeçmeye zorluyorsa orada tehlike başlar. Kendine saygısı zayıf olan kişi, terk edilmemek için katlanır, kaybetmemek için susar, yalnız kalmamak için kendini küçültür. Dışarıdan bakıldığında ilişki devam ediyordur; ama içeride bir kişi eksilmiştir. Bu yüzden bazı ilişkiler bitse bile insan rahatlar. Çünkü kaybettiği şey ilişki değil, kendine saygısını geri kazanma mücadelesidir.
Kendine saygı, her şeyi reddetmek, kimseye tahammül etmemek ya da “kimseye eyvallahım yok” demek değildir. Bu noktada patolojik bir biçim ortaya çıkar: Saygı zannedilen kibir. Bazı insanlar duygularını bastırmayı, kimseye ihtiyaç duymamayı ya da mesafe koymayı “kendine saygı” diye sunar. Oysa bu çoğu zaman savunmadır. Gerçek kendine saygı, bağ kurabilen ama sınırlarını koruyabilen bir dengedir. Ne kendini feda etmek ne de herkesi dışlamak.
Felsefe bu meseleyi yüzyıllardır tartışır. Kant, insanın kendisini araç hâline getirmemesi gerektiğini söyler. Ne başkalarının onayı için ne de kendi geçici arzuları için. Stoacılar, insanın kontrol edemediği duygulara değil, kontrol edebildiği tutumlara odaklanmasını öğütler. Spinoza’ya göre özgürlük, duygulardan kurtulmak değil; onları akılla anlamaktır. Bu yaklaşımların ortak noktası şudur: Duygular hayatın parçasıdır ama hayatın ölçüsü değildir.
Sosyolojik düzeyde baktığımızda, duyguların merkezde olduğu toplumların daha kırılgan olduğunu görürüz. Herkesin “kendini ifade etme” hakkı vardır ama kimsenin sınırları hatırlamak gibi bir derdi yoktur. İnsanlar kırıldığında kopar, sıkıldığında vazgeçer, zorlandığında geri çekilir. Bu da ilişkileri yüzeysel, bağları geçici hâle getirir. Kendine saygı ise bireysel bir erdem olduğu kadar toplumsal bir düzenleyicidir. Saygısı olan insan, duygusu değişse bile ilkesini korur.
Kendine saygı, zor zamanlarda ortaya çıkar. Kimse mutlu ve güçlü hissettiğinde bu sınavdan geçmez. Asıl sınav; reddedildiğinde, haksızlığa uğradığında, yalnız kaldığında verilir. O anlarda insanın iç sesi genellikle şunu fısıldar: “Biraz daha katlan, kaybetme.” Kendine saygı ise daha nettir: “Bu bana yakışmıyor.” Bu cümleyi kurabilmek, insanın hayatındaki en pahalı cümlelerden biridir. Çünkü bedeli vardır. Bazen yalnızlık, bazen kayıp, bazen de yanlış anlaşılmak.
Psikolojide sık görülen birçok sorun, duygularla saygı arasındaki dengenin bozulmasından doğar. İnsan kendini değersiz hissettiğinde, bu boşluğu yoğun duygularla doldurmaya çalışır. Aşırı bağlanır, aşırı tüketir, aşırı çalışır. Oysa sorun duyguların yetersizliği değil, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin zayıflığıdır. Kendine saygısı olan insan, duygusal boşluklarını geçici tatminlerle kapatmaya çalışmaz.
Günlük hayatta kendine saygı çok somut biçimde görünür. İnsan, istemediği bir davranışı sırf karşısındakini üzmemek için yapmadığında kendine saygı duyar. Haksızlığa uğradığında bağırmadan ama geri çekilmeden sınır koyabildiğinde kendine saygı duyar. Kendisini tüketen bir ortamdan, suçluluk duymadan ayrılabildiğinde kendine saygı duyar. Bunlar küçük kararlar gibi görünür ama insanın iç dengesini belirleyen temel taşlardır.
Duygular değerlidir ama mutlak doğru değildir. İnsan, her hissettiğini yapmak zorunda değildir. Kendine saygı, insanın iç pusulasıdır. O pusula bozulduğunda, en yoğun duygular bile insanı yanlış yere götürür. Ama pusula sağlam olduğunda, en zor duygular bile insanı yoldan çıkaramaz. Hayat her zaman iyi hissettirmez. Ama insan, her koşulda kendine saygısını koruyabiliyorsa, ruhsal olarak ayakta kalır. Çünkü gerçek güç, duyguların coşkusunda değil; insanın kendisiyle kurduğu sağlam ve dürüst ilişkidedir. Ve bu nedenle, kendine olan saygı, duygulardan daha güçlü olmak zorundadır.