olaygazetecilik @ hotmail.com

“Sınır koyamayan insan, iyiliğiyle kendini cezalandırır.”
Mesut Özbek

Ayşe Hanım iyi bir insandı. Herkes öyle diyordu. Kapısı çalındığında açar, telefon geldiğinde koşar, bir iş istendiğinde hayır demezdi. Kayınvalidesinin hastalığında o vardı, komşunun taşınmasında o vardı, akrabanın borcunda o vardı. Bir gün kalp çarpıntısıyla hastaneye gitti. Tetkikler temiz çıktı. Doktor sordu: “Hayatınızda sizi yoran bir şey var mı?” Ayşe Hanım sustu. Sonra ağladı. Çünkü ilk kez fark etti: Yıllarca başkalarının hayatını taşımış, ama kendi hayatını hiç kurmamıştı.
Bizim kültürümüzde iyilik çoğu zaman itaatle karıştırılır. Çocuk paylaşmayı öğrenir ama itiraz etmeyi öğrenemez. “Ayıp olur.” “Büyüklere karşı gelme.” “Kırma.” Böylece karakter sandığımız şey çoğu zaman korkunun terbiyeli haline dönüşür. İnsan hayır demediği için değil, sevilmemekten korktuğu için susar. Suskunluk zamanla erdem gibi anlatılır.
Sosyolog Erving Goffman insanın toplumda roller oynadığını söyler. Bizde “iyi insan” rolü çok erken öğretilir. İyi çocuk itiraz etmez. İyi gelin yorulmaz. İyi erkek şikayet etmez. Rol büyüdükçe kimlik küçülür. İnsan rolünü kaybetmemek için kendini kaybeder.
Ama mesele sadece toplumsal değildir. Sürekli fedakarlık yapan insanların bir kısmı bilinçdışı bir üstünlük duygusu yaşar. Verdiği emekle ahlaki bir yükseklik hisseder. Sonra kırıldığında şöyle der: “Ben senin için neler yaptım.” Bu cümle sevginin değil, gizli bir narsisizmin cümlesidir. Fedakarlık burada ilişkiyi kontrol etme aracıdır. İnsan iyilik yaparak karşısındakini borçlandırır. Borçlanan kişi özgür olamaz.
Sevilmek için iyi olan insan, sevgi yerine minnet üretir. Minnet sevgi değildir; bağımlılıktır.
Psikolog Leon Festinger insanın kendisiyle ilgili inancını korumak için gerçeği eğdiğini anlatır. Kendini “iyi” olarak tanımlayan kişi, yaptığı fedakarlığın karşılık bulmamasını kabul edemez. O zaman öfke doğar. Ama açık ifade edilmez; pasif agresif davranışlara dönüşür. Böylece görünürde fedakar, gerçekte kırgın bir kişilik oluşur.
Çocukluk burada belirleyicidir. Sevilmek için uslu olmak zorunda kalan çocuk, büyüyünce faydalı olmadan sevilmeye inanamaz. Sevgi armağan değil, kazanılması gereken ödül gibi algılanır. Küçük yaşta “iyi çocuk” ilgiyi hak ettiyse, yetişkinlikte “yararlı insan” sevgiyi hak edecektir. Bu şema kırılmadıkça eşit ilişki kurulamaz.
Türk aile yapısında fedakarlık kutsaldır. Anne kendini feda eder, baba yükü taşır. Bu dayanışma değerlidir; ama ölçüsü kaçtığında travmaya dönüşür. Kendini ihmal eden anne çocuğa şu mesajı verir: “Sevgi kendini yok etmektir.” Suskun baba şu mesajı verir: “Duygu zayıflıktır.” Böyle yetişen çocuk ya kendini siler ya duygudan kaçar.
Erkeklik rolü özellikle ağır bir yük üretir. Erkek yorulmaz, ağlamaz, hayır demez… Bu yanlış model duygusal körlük üretir. Hayır diyemeyen erkek bir gün patlar. Çünkü bastırılan duygu kaybolmaz; birikir. Tükenmiş erkek sinirli baba olur, mesafeli eş olur, işkolik yönetici olur. Toplum bunu “sorumluluk” diye alkışlar, oysa bu çoğu zaman ruhsal çöküştür.
Bazı insanlar fedakarlığı sevgi için değil, terk edilmemek için yapar. Bu iyilik değil, pazarlıktır. “Ben senin için yaptım” cümlesi çoğu zaman “Beni bırakma” anlamına gelir. Fedakarlıkla övünen bazı insanlar aslında sevgiyi satın almaya çalışır.
İş hayatında da tablo aynıdır. Görünmez emek çoğu zaman sınır koyamayanların emeğidir. Hafta sonu mesajlarına cevap veren, başkasının hatasını üstlenen, fazladan sorumluluk alan kişi takdir görür. Ama tükenmişlik başladığında kimse o emeği hatırlamaz. Çünkü kurum fedakarlığı değil, sonucu hatırlar.
Immanuel Kant insanın kendisini de amaç olarak görmesi gerektiğini söyler. Kendini araç haline getiren fedakarlık ahlaki değildir. İyilik, insanın kendi onurunu koruyarak yaptığı eylemdir. Kendine zulmeden bir iyilik erdem değildir.
Sınır koymak bencillik değildir; özsaygıdır. Nasıl bedenimizin bağışıklık sistemi varsa, ruhumuzun da sınırları vardır. Bağışıklık çökerse enfeksiyon başlar. Ruhsal sınır çökerse tükenmişlik başlar.
Ayşe Hanım bir gün komşusunun isteğine ilk kez “Bugün yapamam” dedi. Komşu alındı. Birkaç gün konuşmadı. Ayşe Hanım gece suçluluk duydu. Ama sonra fark etti: Onu sadece işi için sevenler uzaklaşmıştı. Geri kalanlar yanında kaldı.
Mehmet Bey hafta sonu telefonunu kapattı. Pazartesi patronu sordu. Mehmet Bey ilk kez sakin bir sesle dedi ki: “Hafta sonu aileme ayırıyorum.” İşini kaybetmedi. Ama saygınlığı arttı. Çünkü insanlar sınır koyabilene güven duyar.
Fedakarlık–kontrol–sevgi üçgeninde insan çoğu zaman sevgiyi değil, güvenliği seçer. Güvenlik arayışı sınırları siler. Sınırlar silindikçe kimlik aşınır. Kimlik aşındıkça öfke birikir. Biriken öfke ilişkiyi çürütür.
Gerçek sevgi iki bağımsız insanın temasında doğar. Birinin sürekli verdiği, diğerinin sürekli aldığı yerde sevgi değil bağımlılık vardır. Bağımlılık ise zamanla nefret üretir.
Ayşe Hanım bir akşam kızına şöyle dedi:
“Ben yıllarca iyi olmaya çalıştım. Ama kendime adil olmayı öğrenemedim.”
Kızı ilk kez annesini güçlü gördü. Çünkü çocuklar fedakarlığı değil, sınırı model alır.
İyilik, kendini yok etmek değildir. İyilik, kendini koruyarak vermektir. Hayır diyemeyen insanın evetleri değersizleşir.
Kendine sınır koyamayan insan, iyiliğiyle önce kendini, sonra sevgiyi öldürür.