Şehirler sadece taştan, betondan ve sınırları çizilmiş kadastro paftalarından ibaret değildir; ruhları vardır. Bazen gri bir evrak üzerinde “40 Pafta” diye geçen soğuk bir mevki adı, hayal gücünün dokunuşuyla bambaşka bir kimliğe bürünebilir. Peki ya Marmara’nın kıyısındaki Tuzla 40 Pafta mevki, Sanayi ve metropol stresinin gölgesinden sıyrılıp Ege’nin o masalsı dokusuna, yani bir Alaçatı’ya dönüşseydi?

Görsellerde hayat bulan bu ütopya, betonarme blokların ve gri kaldırımların arasına sıkışmış şehir insanı için adeta bir nefes alanı sunuyor. Arnavut kaldırımı dar sokakları, begonvillerin sarmaladığı büyüleyici taş evleri, ahşap mavi panjurları ve denizden esen tatlı rüzgârı hayal edin.
Tuzla’nın o kendine has sahil hattı; marina şatafatından ve endüstriyel yoğunluktan uzaklaşıp, akşamüstü kahvenizi yudumlayacağınız Çarşı Kahvesi’ne, taze Ege otlarının koktuğu küçük restoranlara ev sahipliği yapıyor. Sokaklarında yürürken bir yanda deniz kokusu, diğer yanda asırlık zeytin ağaçlarının gölgesi… Kadastro cetvellerindeki resmiyetin yerini, estetiğin ve huzurun aldığı bir kent mimarisi.

Tabii ki bu durum tatlı bir hayalden ve mimari bir simulasyondan ibaret. Ancak bize çok önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Kentlerin kaderini sadece coğrafya değil, dokusuna gösterdiğimiz özen belirler. İstanbul’un yanı başında, tarihi ve denizel potansiyeli bu denli yüksek olan bölgelerin, ranta ya da düzensiz yapılaşmaya kurban gitmek yerine insan ruhuna hitap eden mimari konseptlerle tasarlanması hiç de imkansız değildi.
Tuzla 40 Pafta belki hiçbir zaman gerçek bir Alaçatı olmayacak; ama bu görsel hayal, griye mahkûm ettiğimiz şehirlerimizde yeşile, taşa, estetiğe ve denize duyduğumuz o derin özlemin en somut kanıtı.
Sevgiyle ve daima hayallerinizin izinde sağlıcakla kalın...



