olaygazetecilik @ hotmail.com

17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi, Türkiye’nin hafızasında silinmez bir iz bırakan 45 saniyelik yıkıcı bir kırılma noktasıydı. O gece binlerce canımızı toprağa verirken, hepsinden öte acı bir gerçekle yüzleştik;İnsanı öldüren doğanın gücü değil, mühendislikten yoksun çürük binalar ve ihmalkârlıktı. Aradan geçen yıllara rağmen bu gerçeğin değişmediğini, coğrafyamızın bize hatırlattığı her sarsıntıda yeniden görüyoruz. 17 Ağustos’u sadece yıldönümlerinde hüzünle anmak yetmez; kaybettiklerimizin anısına olan borcumuzu ancak bilime sarılarak, binalarımızı güvenli hale getirerek ve afet bilincini hayatın merkezine koyarak ödeyebiliriz.


Unutmamak vicdani bir sorumluluk, önlem almak ise yaşamsal bir zorunluluktur.

Doğanın kendi ritminde gerçekleşen bir jeolojik olayı felakete dönüştüren şey, toprağın hareketi değil; o toprağın üzerine kurduğumuz dayanıksız yapılar ve ihmalkârlığımızdır. Mühendislikten, bilimden ve etik ilkelerden ödün verilerek yükseltilen her kat, aslında geleceğimizden çalınan birer parçadır.

Peki, ne zaman bir binayı sadece "başımızı sokacak bir çatı" veya "ticari bir yatırım" olarak görmekten vazgeçip, insan hayatının yegâne sığınağı olarak kabul edeceğiz?

Cevap, zihniyet dönüşümünde yatıyor. Afet bilincini sadece felaket anlarında hatırlanan geçici bir telaş olmaktan çıkarıp, gündelik hayatımızın ve şehirleşme kültürümüzün tam merkezine koymak zorundayız. Zemin etüdünden malzeme kalitesine, denetim mekanizmalarından bireysel hazırlıklara kadar atılacak her adım, geleceğe bırakacağımız en somut mirastır.

Unutmamak bir vicdan borcudur; fakat asıl sorumluluk, bir daha aynı acıları yaşamamak adına bugünden somut önlemler almaktır. Bilimin ve aklın rehberliğinde inşa edilen güvenli yarınlar, bu coğrafyada yaşamsal bir tercihten öte, hepimizin ortak mecburiyetidir.


Sevgi ve Sağlıcakla kalın…