
Bu yaz eşimle birlikte yolumuz tesadüfen İzmir’in Urla ilçesine bağlı Barbaros Köyü’ne düştü. Yaklaşık 700 yıllık geçmişi olan, Türkmen Yörüklerinin yerleştiği bu kadim Ege köyünde bizi oldukça farklı ve anlamlı bir festival karşıladı: Barbaros OYUK Festivali (21-23 Ağustos).
Festivali gezerken ilk dikkatimi çeken, adındaki “OYUK” kelimesi oldu. “OYUK nedir?” diye merak edince, konuştuğum köy sakinlerinden öğrendim ki “OYUK”, Barbaros’ta tarlalarda kullanılan bostan korkuluklarına verilen admış.

Bir zamanlar tarlalarda ve bahçelerde ürünleri yabanî hayvanlardan korumak için sessizce bekleyen oyuklar, tarımın ve hayvancılığın gerilemesiyle zamanla tarlalardan uzaklaşmış, adeta köyün içine inmiş. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim: Hayatımda hiç bu kadar çok ve birbirinden komik OYUK, yani bostan korkuluğunu, bir arada görmemiştim:)



Ancak festivalin amacı yalnızca bostan korkuluklarını yaşatmak değil. Oyukların hikâyesi, aslında toprağın ve üretimin yeniden hayat bulması için verilen büyük bir mücadelenin simgesi olmuş.



Barbaros’ta tarımsal üretim azalınca ve gençler köyden kente göç etmeye başlayınca, köyün geleceği üzerine düşünülmüş. “Ne yapabiliriz?” sorusuna verilen yanıt ise oldukça anlamlı: Üretim devam ederse toprak da canlı kalır; üretilen ürün doğrudan tüketiciyle buluşursa insanlar toprağından kopmaz, demişler. İşte Barbaros Oyuk Festivali böyle bir düşüncenin ürünü olarak doğmuş.



Festival ilk kez 2016 yılında düzenlenmiş. Pandemi nedeniyle iki yıl ara verilmiş olsa da gelenek sürdürülmüş ve 2026 yılında festivalin 10’uncusu gerçekleştirilmiş. Biz de eşimle birlikte bu özel etkinliğin 10. yılına denk geldik.



Festival boyunca Barbaros halkı, kendi tarlasında ve bahçesinde yetiştirdiği ürünleri ziyaretçilerle buluşturuyor. Sebze ve meyvelerin yanı sıra yöresel yiyecekler, el emeği ürünler ve çeşitli yerel ürünler de satışa sunuluyor. Böylece üretici emeğinin karşılığını alırken ziyaretçiler de alışverişlerini doğrudan üreticiden yapma fırsatı buluyor.
Üstelik festivalin hedefi yalnızca ekonomik katkı sağlamak değil. Köyün tanınırlığını artırmak, üretimi teşvik etmek, tarım arazilerinin elden çıkmasını önlemek ve özellikle gençlerin ata topraklarında kalmasını sağlamak da amaçlanıyor. Köy sakinleri, bazı gençlerin yeniden Barbaros’a dönmeye başladığını sevinçle anlatıyor. Bu dönüş henüz sınırlı olsa da zamanla artacağına inanıyorlar.

Köyün geçmişine sahip çıkan bir başka önemli ayrıntı da Çanakkale Savaşı’nda hayatını kaybeden köylülerin anısının yaşatılması. Savaşa katılarak şehit olan Barbarosluların anısına köy meydanında bir anıt bulunuyor. Barbaros köyünün tarihindeki acı sayfalar da unutulmamış.
Aynı tarihlerde İzmir’in Karaburun ilçesine bağlı Kösedere köyünde de Üzüm Şenliği düzenleniyordu. Orada da yerel halkın ve siyasetçilerin açılış konuşmalarında duyduğum benzer bir konu öne çıktı: Tarımsal üretimin azalması ve bunun yarattığı üzüntü.


Farklı köylerde, farklı ürünler ve farklı etkinlikler üzerinden aynı kaygının dile getirilmesi oldukça düşündürücüydü. Barbaros’ta oyuklar, Kösedere’de ise üzüm; aslında bize aynı gerçeği hatırlatıyordu: Üretim azalıyor, köylerin geleneksel yaşamı zayıflıyor ve tarımla geçinen insanların geleceğe dair endişeleri artıyor.
Bir tarım ülkesi olarak, tarlalarda olması gereken bostan korkuluklarının köy meydanlarına ve sokaklarına inmesi aslında üzerinde düşünmemiz gereken bir büyük bir tablo olarak önümüze çıkıyor.

Bunun tek bir nedeni yok elbette. Tarım politikalarının yıllar içinde nasıl uygulandığı, üreticinin yaşadığı ekonomik sıkıntılar, yanlış ya da yetersiz uygulamalar, tarımla uğraşan insanların karşılaştığı zorluklar, genç nüfusun eğitim ve iş imkânları için köylerden kentlere göç etmesi… Bütün bunlar bir araya geldiğinde ortaya bugün gördüğümüz sonuç çıkıyor.
Tarlalar boşalıyor, üretim azalıyor, köyler yaşlanıyor; gençler başka yerlerde gelecek arıyor.
Oysa bir ülkenin toprağı yalnızca üzerinde bina yapılacak bir alan değildir. Toprak, üretimin, emeğin ve geleceğin kendisidir.
Bence bir köyü yaşatmanın yolu yalnızca geçmişini anlatmaktan değil, geleceğine de sahip çıkmaktan geçiyor. Barbaros ve Kösedere halkı da kendi imkânlarıyla bunu yapmaya çalışıyor.Festival ve şenlikler kapsamında konserler, halk oyunları, geleneksel yarışmalar, sergiler, atölyeler ve söyleşiler düzenleniyor. Fakat bütün bu etkinlikler arasında benim için en anlamlı olan, tarladan çıkan emeğin yeniden insanlarla buluşmasıydı. Biz de köyde bulunan yerel ürünlerden alabildiğimiz kadar aldık. Bir nebze de olsa bu güzel çabaya katkımız olduğunu düşünerek, ellerimiz dolu ve içimiz huzurla evimize döndük.
Barbaros’un ve Kösedere’nin hikâyesi bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Toprak, ancak işlendiğinde ve üretim devam ettiğinde yaşar.
Ben de ilk defa yerel kültürü, üretimi ve dayanışma ruhunu yaşatan Barbaros Oyuk Festivali ve Kösedere Üzüm Şenliğine katılmış olmaktan büyük mutluluk duydum. Bu güzel organizasyonlarda emeği geçen herkesi kutluyorum..
Her iki şenlikte de bizi mutlu eden bir başka karşılaşma da Tuzla Belediyesi Kent Konseyi Kadın Meclisi Başkanı Pınar Ertem’le karşılaşmak oldu. Böyle güzel bir ortamda tanıdık bir yüzle karşılaşmak, gezimize ayrı bir anlam kattı.

Ve gönülden bir dileğim var:
Dilerim daha çok genç ata topraklarına geri döner.
Dilerim tarlalar yeniden ekilir, üretim yeniden çoğalır.
Ve dilerim OYUK’lar da yeniden ait oldukları yere, tarlalara döner.
Çünkü oyukların tarlalara dönmesi, yalnızca bostan korkuluklarının yerini bulması demek değil…
Bence toprağın yeniden hayat bulması demek.
Sevgiyle ve sağlıcakla kalın,belki bir sergide,belki yine bir Mimar Sinan yazısında görüşmek üzere…



