olaygazetecilik @ hotmail.com

Zamanı ölçmek için saatleri kullanırız; insan ruhunu ölçmek için ise uğradığı hayal kırıklıklarını...
Mesut Özbek

İnsanın kendi varoluşu üzerine düşünmesi, her zaman sancılı bir mesai olmuştur. Kendimizi aynada kusursuz, kararları milimetrik hesaplanmış ve hayatı tamamen kontrol altına alınmış birer bilge olarak görmek isteriz. Oysa gerçek, kütüphanelerin o ağır, tozlu raflarında saklanan felsefe metinlerinden çok daha hırpalayıcıdır. İnsan, ne sadece aklın emrinde bir robot ne de tamamen içgüdülerinin peşinden giden bir hayvandır. İnsan, duygu, düşünce ve davranış denilen üç farklı nehrin, dar bir boğazda birbiriyle amansızca çarpıştığı o türbülanslı coğrafyanın ta kendisidir.
Kent hayatı, bireye sürekli bir "tutarlılık" gömleği giydirmeye çalışıyor. Sabah sekiz, akşam beş mesailerinde, kurumsal toplantılarda, sosyal medya platformlarının koridorlarında hepimizden beklenen şey aynı: Duygularını bastır, rasyonel düşün ve toplumun senden beklediği o makbul davranışı sergile. Bu, dışarıdan bakıldığında son derece medeni bir tablo gibi görünse de, aslında insan ruhunun derinliklerinde devasa bir fay hattının oluşmasına zemin hazırlıyor. Çünkü bastırılan her duygu, ertelenen her düşünce, günün birinde hiç beklenmedik bir anda, hiç arzu edilmeyen bir davranış patlamasıyla yeryüzüne çıkıyor.
İnsan beyninin evrimsel gelişimi incelendiğinde, duyguların merkez üssü olan ilkel bölgelerin, mantığı yöneten ön kortekse kıyasla çok daha eski, çok daha köklü ve dolayısıyla çok daha güçlü olduğu görülür. Bizler, kelimeleri bulmadan, kavramları üretmeden ve felsefe yapmadan milyonlarca yıl önce sadece hissediyorduk. Korkuyorduk, coşku duyuyorduk, öfkeleniyorduk ve bağlanıyorduk. Dolayısıyla duygu, insanın fabrika ayarıdır.
Bugün kendimizi en rasyonel hissettiğimiz anlarda bile, içimizden yükselen bir kıskançlık, bir yetersizlik ya da ani bir öfke dalgası tüm o birikimimizi bir anda felç edebilir. İnsan, mantığıyla gurur duyan ama kararlarını çoğunlukla kalbinin o karanlık odalarında alan bir varlıktır. Bir nesneyi satın alırken, bir insanı severken ya da bir fikre körü körüne bağlanırken aslında rasyonel gerekçeler üretmeyiz; önce hissederiz, sonra aklımız vasıtasıyla bu hisse son derece mantıklı görünen gerekçeler uydururuz. Bu durum, insan olmanın en büyük ve en sevimli paradoksudur.
Düşünce, duygunun ham ve işlenmemiş enerjisini alıp onu toplumsal normlara, mantık kurallarına ve dil kalıplarına döken bir sanatkardır. Ancak bu sanatkar her zaman dürüst çalışmaz. Kimi zaman içimizdeki o vahşi, terbiye edilmemiş duyguları gizlemek için öyle sofistike düşünce kuleleri inşa ederiz ki, günün sonunda kendi kurduğumuz o labirentin içinde yolumuzu kaybederiz.
Bilişsel yanılsamalar, rasyonelleştirme çabaları ve zihinsel savunma mekanizmaları… Hepsi, düşüncenin bizi gerçeğin o çıplak ve bazen can acıtıcı yüzünden korumak için ürettiği birer kalkandır. Kendimize söylediğimiz yalanlar, başkalarına karşı ürettiğimiz argümanlardan çok daha yaratıcıdır. Çünkü insan, kendi gözündeki o "büyüleyici ve haklı" imajı kaybetmektense, mantık kurallarını eğip bükmeyi, evrendeki tüm gerçekleri tersyüz etmeyi seve seve kabul eder.
Davranış, içsel çatışmaların somutlaşmış halidir; zihindeki fırtınanın kıyıya vuran dalgasıdır. Ne var ki, kıyıya vuran her dalga, denizin derinliklerindeki akıntının yönünü tam olarak yansıtmaz. Bazen içimiz kan ağlarken sergilediğimiz o kibar tebessüm, bazen de çok sevdiğimiz birine karşı duyduğumuz o anlık öfke patlaması, iç dünya ile dış dünya arasındaki o muazzam uçurumun birer kanıtıdır.
Bu uyumsuzluk, insan ilişkilerini tam anlamıyla bir tiyatro sahnesine çevirir. İnsanların ne düşündüğünü ya da ne hissettiğini bilmeden, sadece sergiledikleri davranışlar üzerinden hüküm vermek, bizi her zaman trajikomik yanılgılara götürür. Tıpkı insan doğasının bu karmaşık yapısını, zihnin kendi ürettiği kuruntularla gerçeği nasıl sabote ettiğini anlatan o eski taşra fıkrasında olduğu gibi:
Köyün birinde kendi halinde, biraz kuruntulu ama çok temiz kalpli bir köylü yaşarmış. Bir gün komşu köydeki pazardan bir inek satın almak istemiş ama parası çıkışmamış. Köyün en zengin ve en nüfuzlu ağasının kapısını çalıp borç istemeyi düşünmüş. Yola çıkmış.
Yolda yürürken kendi kendine söylenmeye başlamış: "Şimdi ağanın yanına varacağım. Selam vereceğim. Borç isteyeceğim. Ağa kesin beni tepeden tırnağa süzüp “Sen bu parayı ne zaman ödeyeceksin, senin neyin var ki?” diyecek. Ben de “Gelecek hasatta öderim ağam” diyeceğim. O da bana “Ya hasat kötü geçerse, ya kuraklık olursa? Sizin gibi fukaralara güvenilmez” diyecek. Herkesin içinde beni küçük düşürecek, gururumu kıracak..."
Köylü yürüdükçe kuruntusu büyümüş, kuruntusu büyüdükçe ağaya karşı içindeki öfke ve gurur kırıklığı dayanılmaz bir boyuta ulaşmış. En nihayetinde ağanın konağının kapısına varmış. Kapıyı çalmış. Ağa kapıyı açmış, karşısında kan ter içinde kalmış, gözlerinden ateş püsküren köylüyü görünce şaşırmış ve nezaketle sormuş: "Hayırdır yahu, bir derdin mi var komşu?"
Köylü, ağanın yüzüne nefretle bakmış ve bağırmış: "Senin paran da batsın, ineğin de batsın! Al o parayı tepe tepe kullan, ben senden hiçbir şey istemiyorum!" ve arkasını dönüp gitmiş.
Ağa şaşkın, köylü ise kendi zihninde kazandığı o hayali gurur savaşının muzafferi ama günün sonunda hala ineksiz ve fukaradır. İşte insan zihni böyledir. Sergilediğimiz pek çok anlamsız davranışın kökeninde, karşı tarafın eylemleri değil, kendi içimizde günlerce, haftalarca büyüttüğümüz o "hayali diyaloglar" ve o diyalogların tetiklediği hastalıklı duygular yatar. Kendi yazdığımız tiyatronun kurbanı olmak, insanoğlunun en sık düştüğü tuzaktır.
Peki, bu kısırdöngüyü kırmanın, bu labirentten sağ salim çıkmanın bir yolu yok mudur? Şüphesiz ki vardır; ancak bu yol, ucuz kişisel gelişim kitaplarının vaat ettiği gibi "Sadece olumlu düşün, hayatın güzelleşsin" sığlığında bir formül değildir. İnsanın kendi duygusal ve düşünsel karmaşasını çözmesi, derin bir dürüstlük ve ciddi bir içsel cesaret gerektirir.
Çoğu zaman duygunun ve düşüncenin değişmesini bekleriz bir eyleme geçmek için. İçimizdeki o isteksizliğin kırılmasını, havanın güzelleşmesini, ilham perisinin gelmesini gözleriz. Bu, aslına bakarsanız, tembelliğin bir kılıfa büründürülmesidir. Eğer sistemin içerisindeki dişliler pas tutmuşsa ve dönmüyorsa, bazen dışarıdaki en büyük dişliyi, yani davranışı elle çevirmek gerekir.
İçinizden hiçbir şey yapmak gelmediğinde, o masanın başına oturup kalemi elinize almak davranışı, zihninizdeki o karanlık düşüncelere rağmen sokağa çıkıp yürümek davranışı, sistemin yönünü tersine çevirir. Fiziksel eylem gerçekleştiğinde, düşünce o karamsar senaryoları üretmeyi bırakır, duygu ise yavaş yavaş yerini bir parça huzura ve tatmin hissine bırakır. Yani bazen kurtuluş, içeriden dışarıya değil, dışarıdan içeriye doğru gerçekleşen bir tersine mühendislik eylemidir.
Netice-i kelam; hayat denilen bu muazzam ve öngörülemez yolculukta, duygu rüzgarımızdır; bizi hırçınlaştırır, coşturur ya da savurur. Düşünce ise yelkenimizdir; rüzgarı doğru açıyla yakalamamızı, yönümüzü tayin etmemizi sağlar. Davranış ise, o azgın dalgaların ve sert fırtınaların ortasında, dümene asılan elimizdir. Rüzgarın nereden eseceğini ya da ne kadar şiddetli olacağını seçemeyiz. Yelkenimizin bazen yırtılmasına, zarar görmesine engel olamayız. Ancak o dümendeki elimiz, bizim yegane irademiz, dünyadaki biricik imzamızdır.
Kendini tanıma sanatı, bu üç unsuru ne reddetmek ne de onların kölesi olmaktır. İçimizdeki o kaygılı çocuğu, o her şeyi eleştiren entelektüeli ve dışarıdaki eylemlerimizi aynı masada buluşturup, aralarındaki o gizli bağları çözebildiğimiz gün, gerçekten özgürleşmiş oluruz.
Sahi, siz bugün kendi labirentinizin neresindesiniz? Zihninizde kurduğunuz hayali düşmanlara karşı kılıç mı sallıyorsunuz, yoksa fırtınanın ortasında bile dümende vakur ve kararlı bir kaptan gibi durmayı başarabiliyor musiniz? Unutmayın, fırtına elbet dinecek ve geriye sadece rotayı nerede tuttuğunuz hikayesi kalacak.