Babalar Günü yaklaştığında sosyal medya aynı manzarayla dolar.
Eski fotoğraflar ortaya çıkar.
Bir okul bahçesi.
Bir bayram sabahı.
Bir yaz tatili.
Bir çocuğun omzuna konmuş büyük bir el.
İnsan ilk bakışta bu fotoğrafların bir kişiye duyulan özlemi anlattığını düşünür. Oysa ruhsal hayatımız çoğu zaman görünen kadar basit değildir. Çünkü insan yalnızca insanları kaybetmez; onların varlığıyla mümkün olan bir dünyayı da kaybeder.
Çocukluk çağının en belirgin özelliği özgürlük değildir. Tam tersine, başkalarının üstlendiği sorumluklar sayesinde yaşanan bir hafifliktir. Çocuk geleceği planlamaz. Evin kirasını düşünmez. Hastane masrafını hesaplamaz. Yarın ne olacağı sorusuyla gece boyunca tavana bakmaz.
Hayatın ağırlığı büyük ölçüde başka omuzlar tarafından taşınır.
Bu yüzden yetişkinlik yalnızca yaş almak değildir. Aynı zamanda görünmeyen bir koruma katmanının ortadan kalkmasıdır.
İnsan bunu çoğu zaman fark etmez.
Fakat yıllar sonra eski bir fotoğrafa baktığında hissettiği sızı, bazen kaybettiği kişiden çok bu duyguyla ilgilidir.
Çünkü bazı insanlar hayatımızda yalnızca sevdiğimiz kişiler değildir.
Onlar aynı zamanda dünyanın daha güvenli göründüğü yılların tanıklarıdır.
Belleğin ilginç bir çalışma biçimi vardır.
Biz geçmişi olduğu gibi hatırladığımızı sanırız.
Gerçekte ise geçmiş sürekli yeniden düzenlenir.
Nörobilim bize hafızanın bir depolama sistemi olmadığını söyler. Her hatırlama eylemi aynı zamanda yeniden inşa etme sürecidir. İnsan zihni yaşadıklarını korumaktan çok, onlara anlam vermeye çalışır.
Bu nedenle yıllar sonra baktığımız fotoğraflarda yalnızca olanları görmeyiz.
Olmasını istediğimiz şeyleri de görürüz.
Bir bakıma hatıralar tarih değildir.
Yorumdur.
Belki de bu yüzden çocuklukta sıradan görünen bazı anlar yıllar sonra olağanüstü bir değer kazanır.
Çünkü insan olayları yaşarken değil, onları kaybettikten sonra anlamlandırmaya başlar.
Birçok kişi hayatının en büyük dönüşümlerini yaşarken bunun farkında değildir.
Farkındalık çoğu zaman geriden gelir.
Babalarla ilgili duyguların karmaşık olmasının nedeni de budur.
Toplum, ebeveyn ilişkilerini çoğu zaman iki uç arasında anlatır.
Fedakar kahramanlar ya da hatalı insanlar.
Oysa gerçek hayat bu kadar düzenli değildir.
Bir insan aynı gün içinde hem doğru hem yanlış davranabilir.
Hem sevebilir hem incitebilir.
Hem koruyabilir hem eksik bırakabilir.
Olgunlaşmanın önemli göstergelerinden biri, anne ve babamızı kusursuz figürler olarak görmekten vazgeçebilmektir.
Çocuk gözünde ebeveynler hayatın merkezindedir.
Yetişkin gözünde ise hayatın içinde yer alan insanlardır.
Bir insanı insan olarak görebildiğiniz anda onunla hesaplaşma biçiminiz değişir.
Kırgınlık yerini anlamaya bırakmasa bile daha gerçekçi bir zemine oturur.
Hayatın ilerleyen dönemlerinde fark edilen başka bir gerçek daha vardır.
Çocukken sonuçlara bakarız.
Yetişkin olduğumuzda koşulları görmeye başlarız.
Bir kararın neden alındığını anlamak, o kararı haklı bulmak anlamına gelmez. Fakat insan davranışları nedenleriyle birlikte değerlendirildiğinde daha anlaşılır hale gelir.
Yaş ilerledikçe birçok kişi kendi anne ve babasının yaşlarına yaklaşır.
Bir zamanlar sorguladığınız insanların karşılaştığı sorunlarla siz de karşılaşırsınız.
Geçim kaygısı.
Gelecek korkusu.
Başarısızlık endişesi.
Sevdiklerini koruma sorumluluğu.
Hayatın karmaşıklığıyla temas arttıkça bazı eski yargılar çözülmeye başlar.
Çünkü teorik bilgi ile yaşanmış deneyim arasında büyük bir mesafe vardır.
İnsan bazı şeyleri ancak taşıdıktan sonra anlayabilir.
Yaş ilerledikçe birçok kişi kendi anne ve babasının yaşlarına yaklaşır.
Bir zamanlar sorguladığınız insanların karşılaştığı sorunlarla siz de karşılaşırsınız.
Geçim kaygısı.
Gelecek korkusu.
Başarısızlık endişesi.
Sevdiklerini koruma sorumluluğu.
Hayatın karmaşıklığıyla temas arttıkça bazı eski yargılar çözülmeye başlar.
Çünkü teorik bilgi ile yaşanmış deneyim arasında büyük bir mesafe vardır.
İnsan bazı şeyleri ancak taşıdıktan sonra anlayabilir.
Bunu yazarken kendi babamı düşünüyorum.
Onu lise yıllarımda akciğer kanseri nedeniyle kaybettim.
Aradan geçen yıllar bana ilginç bir şey öğretti.
İlk zamanlar özlediğimi sandığım şey yalnızca babamın kendisiydi.
Oysa zamanla fark ettim ki insan bazen bir insanı değil, o insanın varlığıyla mümkün olan hayatı özlüyor.
Bir başarıyı anlatabilme ihtimalini...
Bir konuda fikrini sorabilmeyi...
Bir çıkmazın ortasında telefonu kaldırıp arayabilmeyi...
Hayat ilerledikçe bazı eksiklikler büyüyor.
Çünkü kayıp yalnızca bir insanın yokluğu değildir.
Aynı zamanda gerçekleşmeyecek konuşmaların, yaşanmayacak anların ve kapanmış ihtimallerin de yokluğudur.
İnsan bazı kayıpların büyüklüğünü onları yaşadığı gün anlamıyor.
Yıllar geçtikçe anlıyor.
Çünkü bazı yokluklar zamana yayılarak hissediliyor.
Belki de bu yüzden çocukken anlam veremediğimiz bazı duygular, yetişkinlikte bambaşka bir anlam kazanıyor.
Babalar hakkında konuşurken çoğu zaman çocukların hikayesini anlatırız.
Oysa madalyonun diğer yüzü daha az konuşulur.
Bir erkek baba olduğu gün yalnızca yeni bir rol kazanmaz.
Zamanla ilişkisi değişir.
Kendi hayatının merkezinde olduğu dönem sona erer.
Dikkatini, enerjisini ve planlarını başka bir insanın geleceğine yöneltmeye başlar.
Toplum başarıları görünür kılar.
Makamları, gelirleri ve sonuçları ölçer.
Fakat hayatın en belirleyici tarafı çoğu zaman görünmeyen tercihlerden oluşur.
Bir yere gitmemek.
Bir isteği ertelemek.
Bir kaygıyı içine gömmek.
Bir sorunu tek başına çözmeye çalışmak.
İnsan karakteri çoğu zaman yaptıklarıyla değil, vazgeçtikleriyle şekillenir.
Bu yüzden yaşlanan bir yüz yalnızca geçen yılların hikayesini anlatmaz.
Aynı zamanda taşınmış sorumlulukların izlerini de taşır.
Belki de Babalar Günü'nü anlamlı kılan şey tam olarak budur.
Bu gün yalnızca geçmişe bakmak için değildir.
Bugünden geriye doğru bakabilmek içindir.
Hayatımızı etkileyen insanların kim olduklarını değil, bize ne bıraktıklarını düşünebilmek içindir.
Çünkü miras yalnızca maddi değildir.
Bir mesele karşısında gösterdiğimiz sabır.
Bir haksızlık karşısında verdiğimiz tepki.
Zor zamanlarda ayakta kalma biçimimiz.
İnsanların bize emanet ettiği alışkanlıklar da birer mirastır.
Bazı insanlar öldükten sonra hayatımızdan çıkmaz.
Kararlarımızın içine yerleşirler.
Bize bıraktıkları cümlelerde yaşamayı sürdürürler.
Bazen farkında olmadan onların ses tonuyla konuşuruz.
Bazen onların yıllar önce verdiği bir öğüdü kendi düşüncemiz sanırız.
Bazen de bir seçim yaparken içimizde beliren pusulanın nereden geldiğini hatırlayamayız.
Oysa kökleri çok eskidedir.
Belki de bu yüzden insan hayatındaki bazı kayıplar hiçbir zaman tamamen yok olmaz.
Çünkü kaybedilen kişi yalnızca geçmişte kalmaz.
Bugünün içinde de yaşamaya devam eder.
Bugün Babalar Günü.
Kimi insanlar babalarının elini öpecek.
Kimileri telefon açacak.
Kimileri yalnızca eski bir fotoğrafa bakacak.
Kimileri ise uzun zamandır söylemediği bir cümleyi kendi içinde tekrar edecek.
Fakat günün sonunda mesele yalnızca bir insanı hatırlamak değildir.
Mesele, o insanın hayatımızın hangi parçalarına dokunduğunu görebilmektir.
Çünkü insan bazen babasını değil, onunla birlikte var olan zaman duygusunu özler.
Dünyanın biraz daha yavaş aktığı günleri.
Geleceğin henüz bu kadar ağır görünmediği yılları.
Hayatın bütün cevaplarını bilmeyen ama yine de güvende hisseden çocuğu.
Belki de özlem dediğimiz şey tam olarak budur.
Geçmişe dönme arzusu değil.
Geçmişteki kendimizle kısa bir süreliğine yeniden karşılaşabilme isteği.
İnsan Bazen Babasını Değil, Onunla Yaşayamadığı Hayatı Özler
Bu makale 80 kere okunmuş.20 Haziran 2026, Cumartesi - 17:18



