“Ben mi yaşıyorum, yoksa yaşatılan mıyım?”
Kader, sadece teolojik bir kavram değil; insanın hayatla kurduğu ilişkinin en çıplak biçimidir.
Kimi onu zincir sanır, kimi pusula.
Oysa kader ne zincirdir, ne pusula.
Kader, insanın varoluşta nasıl durduğunu gösteren aynadır.
Kader” kelimesi Arapça “kadr” kökünden gelir; ölçü, denge, takdir anlamını taşır.
Kur’an’da bu kelime, hem evrenin düzeni hem de insanın yaşam çizgisi için kullanılır:
“Şüphesiz Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer, 49)
Bu ayet, kaderin özünü açıklar. Her şey ölçülüdür.
Ama bu ölçü, değişmez bir matematik değil; içinde iradeye, duaya, niyete, gayrete yer bırakan yaşayan bir dengedir.
Yani kader, hem belirlenmiş hem de yönetilebilir bir sistemdir.
Tıpkı bir nehir gibi… Yatağı çizilmiştir, ama suyun akışı mevsime, rüzgara, yağmura göre değişir.
Kaderin yatağı Allah’tandır; ama akışın hızı, insanın gayretindendir.
İslam düşüncesinde kader ikiye ayrılır:
Kader-i Mutlak ve Kader-i Muallak.
Kader-i Mutlak, değişmez olan yazgıdır.
Doğumun, ölümün, bazı kozmik gerçeklerin alanıdır.
Yani bu, Allah'ın “kesin hükmüdür.
Senin iradenden bağımsızdır; güneşin doğması, yerçekiminin varlığı gibidir.
İnsan bu alanda seyircidir.
Ama Kader-i Muallak, yani “askıda olan kader farklıdır.
Bu alan, insan iradesine, duasına ve çabasına bağlı olarak şekillenen bölgedir.
Hz. Peygamber’in bir hadisi bunu berrak biçimde özetler:
“Dua, kaderi değiştirir.”
Bu hadisin işaret ettiği şey şudur:
Kaderin tümü sabit değildir; bazı sahneleri insanın eylemleriyle yeniden yazılır.
Kur’an’da da bu dinamiklik vurgulanır:
“Bir toplum, kendinde olanı değiştirmedikçe Allah da onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d, 11)
Bu ayet, kaderin pasif bir yazgı değil, aktif bir işleyiş olduğunu anlatır.
Yani insan, kendi iç dünyasını, niyetini, davranışını değiştirdikçe; kaderin de yönü değişir.
İşte bu, kaderin “kontrol edilebilir” kısmıdır.
Değişmez yazgının içinde değiştirilebilir alan vardır.
Kader, Allah’ın yazdığıdır; ama insanın ne kadarını okuyacağı kendi elindedir.
Denizin ortasındasın.
Rüzgarın yönünü sen belirleyemezsin, ama yelkeni nasıl açacağını seçebilirsin.
İşte kader de böyledir.
O rüzgar ilahidir; ama yelken senindir.
Kader, insanın önüne konan değil, insanla birlikte işleyen bir yazılımdır.
Hayatta kontrol edilemeyen değişkenler vardır; ama onlara verdiğin tepki senin sorumluluğundur
Bir musibet yaşarsın.
Bu, senin iradenden bağımsızdır.
Ama o musibete verdiğin anlam, senin kaderini yeniden yazar.
Kader, olayların toplamı değil, onlara verdiğin anlamların toplamıdır.
Kaderi kontrol etmek, Allah'a müdahale etmek değil; kaderin dilini okumayı öğrenmektir.
Kur’an der ki:
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9)
Bilmek, kaderin şifrelerini çözmektir.
Kaderi yönetmek, “niye böyle oldu?” demekten çok “bununla ne yapabilirim?” sorusunu sormaktır.
Birinin başına aynı olay gelir; biri yıkılır, diğeri büyür.
Fark kaderde değil, fark bilinçtedir.
“Her hâl bir tecellidir; insan onu nasıl okursa, kader o yönde tezahür eder.” (Tecelli bilinci)
Bir başka ifadeyle:
Kaderi değiştirmek, kendini değiştirmekten geçer.
Çünkü insan değiştiğinde, kaderin yönü de değişir.
İrade, kaderin içindeki motor gücüdür.
Birçok insan kaderi teslimiyetle karıştırır.
Teslimiyet, vazgeçmek değil; yönünü doğruya çevirmektir.
Kaderle uyumlu yaşamak, “benim yapacağım bir şey yok” demek değildir.
Aksine, “ben elimden geleni yaparım, sonucu Allah’a bırakırım” demektir.
Kur’an bu dengeyi şöyle tarif eder:
“İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm, 39)
Yani çaba, kaderin anahtarıdır.
Dua ise o çabayı yönlendiren niyet enerjisidir.
Bir müminin duası, kaderin satır aralarına düşen edit notu gibidir.
Belki metni değiştirmez, ama anlamını derinleştirir.
Kaderle konuşmanın adı duadır; kaderle çalışmanın adı gayret.
Ve her ikisi birleştiğinde, insan kendi hayatının ortak yazarı olur.
Kaderi anlamanın yolu, onu üç halkada düşünmektir:
1. Sabit Alan (Kader-i Mutlak):
Değiştiremeyeceğin şeyler: doğum, ölüm, zamanın akışı, tabiatın yasaları.
Bu alanda yapılacak tek şey, kabul ve teslimiyettir.
2. Etkilenebilir Alan (Kader-i Muallak):
Seçimlerin, kararların, ilişkilerin, gayretlerin.
Bu alan senin iradene ve farkındalığına bağlıdır.
Burada kaderin yönünü belirleyebilirsin.
3. Yorum Alanı (Anlam Katmanı):
Başına gelenlerin anlamını nasıl kurduğun, onları nasıl dönüştürdüğün.
Bu katman, kaderin “sonsuz yorum alanıdır.
Aynı olay, biri için lanet, biri için lütuftur.
Yani kader sabit olsa da, onunla kurduğun ilişki seni değiştirir.
Kader, Allah’ın kuluna gösterdiği yoldur; ama o yolun nasıl yürüneceği kula bırakılmıştır.
Kader, kılavuzluk eden bir harita gibidir.
Ama o haritada hangi yoldan yürüyeceğini, hangi dağa tırmanacağını, hangi vadiden geçeceğini sen seçersin.
İşte bu yüzden kader, hem ilahidir hem insanidir.
Kader, yalnızca yaşanmaz; fark edilirse anlaşılır, anlaşılırsa dönüştürülür.
Bu farkındalık, kaderin kapısını açan anahtardır.
Farkına varılmayan kader, hapishanedir.
Fark edilen kader, öğretmendir.
Modern bilim bile kader meselesine yaklaşırken ikiye ayrılır:
Biri determinist görüş, yani her şeyin sebep-sonuç ilişkisiyle belirlenmiş olduğu düşüncesi.
Diğeri ise nöroplastisite, yani beynin kendini yeniden şekillendirme gücü.
İlk görüş kaderi mutlaklaştırır, ikincisi muallaklaştırır.
İnsan beyninin öğrenme, değişme ve adapte olma kapasitesi, kaderin “değişebilir” doğasına bilimsel bir kanıttır.
Bir travma yaşamış birey, terapiyle zihnini yeniden programlayabilir.
Yani beyin bile kendi “yazgısını” güncelleyebilir.
Bu, ilahi düzenin içine yerleştirilmiş bir özgürlük alanıdır.
Kader vardır, ama insanın iradesi de onun bir parçasıdır.
Kader, sadece bireysel değil, toplumsal bir fenomendir.
Bir milletin kaderi, o toplumun değerleri, gayreti ve ahlakıyla şekillenir.
Kur’an bu gerçeği açıkça söyler:
“Bir toplum, kendinde olanı değiştirmedikçe Allah da onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d, 11)
Bu ayet sadece bireye değil, topluma da seslenir.
Bir millet, kaderini değiştirmek istiyorsa önce ahlakını, bilincini ve adalet duygusunu değiştirmelidir.
Aksi halde “kader” bahaneye dönüşür.
Bugün birçok toplum, tembelliğini “takdire” yüklüyor; adaletsizliği, liyakatsizliği “yazgı” sanıyor.
Oysa bunlar kader değil; insan eliyle bozulmuş dengedir.
Kaderle savaşılmaz, ama adaletsizlikle mücadele kaderin gereğidir.
Kaderine razı olmak, zulme razı olmak değildir.
Kader, adaleti savunmanın bahanesi değil, bilincidir.
Kaderi kontrol etmek, onu alt etmek değildir.
Kaderi yönetmek, dengeyi bulmaktır.
Bir uçta her şeyi kadere bırakmak, diğer uçta kaderi inkar etmek vardır.
Gerçek yol, ortadadır.
Bu yol, insanın çaba ile tevekkül arasında kurduğu ince çizgidir.
Kur’an bu dengeyi muhteşem bir ayetle özetler:
“Bir işte azmettiğin zaman, Allah’a tevekkül et.” (Âl-i İmrân, 159)
Yani önce azmet, sonra tevekkül et.
Kaderin sırrı burada gizlidir:
İrade göster, sorumluluğunu al, gayret et ve sonucu Allah’a bırak.
İşte bu tavır, kaderi kontrol etmenin en olgun biçimidir.
Bu bakış hali “aktif teslimiyet” olarak adlandırır.
Pasif kadercilik değil, bilinçli uyum.
Yani ne rüzgara karşı kürek çek ne de akıntıya kendini bırak; akıntının yönünü bil, ama küreğini bırakma.
Sonunda şu hakikate varırız:
Kader, kontrol edilemez bir sistem değil; bilinçle yönetilebilen bir alandır.
İnsan, her şeyi değiştiremez belki ama her şeye vereceği cevabı değiştirebilir.
Ve çoğu zaman, kader dediğimiz şey tam da bu cevaptan ibarettir.
Kader, seni Allah’a götüren yoldur. O yolu nasıl yürürsen, kaderin öyle yazılır.
Kaderin sırrı, kontrol etmekte değil, uyumda saklıdır.
Rüzgarı değiştiremeyiz, ama kanatlarımızın yönünü belirleyebiliriz.
Ve bazen, kanadın yönü değiştiğinde, rüzgarın bile yönü değişir.
Kader, sana rağmen değil; seninle birlikte yazılır.
Kader kontrol edilebilir mi?
Belki tamamı değil.
Ama kaderin seni kontrol etmesine izin vermemek, işte o, bütünüyle senin elinde.
Kaderini Allah yazar; ama kalemi sana da uzatır.
Mesele o kalemi tutup tutmamakta!



