olaygazetecilik @ hotmail.com

Tutto Passa
“Zamanın Mutlak Hükmü Karşısında İnsan Çaresizdir.”
Mesut Özbek

İnsan, zamana karşı değil; zamanın doğasına karşı direnmeye çalışan bir varlıktır. Bu direncin kaynağı cehalet değildir. Aksine, insan çoğu zaman geçiciliğin farkındadır. Asıl mesele, bu farkındalığın davranışa dönüşmemesidir. Zihin, gerçeği olduğu gibi kabul etmek yerine, onu yaşanabilir hale getirecek biçimde yeniden düzenler. Bu düzenleme süreci, insanın hayatta kalmasını kolaylaştırır; fakat aynı zamanda onu sistematik bir yanılgının içine yerleştirir.
Bu yanılgının merkezinde süreklilik beklentisi vardır. İnsan, deneyimlerini zamansal bir akış içinde değil, sabit yapılar halinde kavrama eğilimindedir. Oysa gerçeklik, durağan değil; dinamik bir karakter taşır. Her duygu, her ilişki, her başarı ve her kriz, belirli koşulların ürünüdür ve bu koşullar değiştiğinde, ortaya çıkan sonuç da değişir. Buna rağmen insan zihni, değişimi bir istisna, sürekliliği ise norm olarak kabul eder.
Bu kabul, işlevseldir. Çünkü belirsizlik, insan zihni için yüksek maliyetli bir durumdur. Öngörülebilirlik ise kontrol hissi üretir. İnsan, kontrolü kaybetmekten ziyade, kontrol yanılsamasını kaybetmekten rahatsız olur. Bu nedenle geçici olanı sabitlemeye çalışır. Bir duyguyu, bir ilişkiyi ya da bir kimlik unsurunu olduğundan daha kalıcı varsaymak, aslında zihinsel bir tasarruf biçimidir. Karmaşık olanı sadeleştirir, değişken olanı yönetilebilir hale getirir.
İnsan, geçici olanı kalıcı sandığında, kararlarını da bu yanlış varsayım üzerine kurar. Bu noktada yapılan hata, duyguların varlığı değil; onlara yüklenen statüdür. Duygular, insanın çevreyle kurduğu ilişkinin bir çıktısıdır. Bilgi taşırlar. Fakat hükme dönüştüklerinde, esnekliği ortadan kaldırırlar. İnsan, hissettiği şeyi doğrudan gerçeklik olarak kabul ettiğinde, değerlendirme kapasitesini sınırlar.
Bir kayıp anında hissedilen yoğun acı, zihinde süreklilik etkisi yaratır. Bu etki, yaşananın büyüklüğünden değil, zihnin onu işleme biçiminden kaynaklanır. Aynı durum olumlu deneyimler için de geçerlidir. Bir başarı ya da yakınlık anı, zihinde kalıcı bir durum gibi kodlanır. Bu kodlama, o anın değerini artırmaz; yalnızca algısını değiştirir. Gerçekte olan, bir sürecin belirli bir anıdır. Fakat insan, o anı genelleştirerek bütünün temsilcisi haline getirir.
Bu genelleme eğilimi, yalnızca duygusal alanda değil, benlik algısında da kendini gösterir. İnsan kendini tutarlı ve sabit bir yapı olarak görmek ister. Bu istek anlaşılabilir; çünkü değişken bir benlik, belirsizlik üretir. Ancak bu yaklaşım, gelişimi zorlaştırır. İnsan, kendine dair oluşturduğu anlatıyı korumaya çalışırken, yeni deneyimlerle çelişen yönlerini bastırma eğilimine girer. Böylece değişim, doğal bir süreç olmaktan çıkar; tehdit olarak algılanır.
Oysa insan, sabit bir kimlikten ziyade, sürekli güncellenen bir sistemdir. Davranışları, içinde bulunduğu koşulların, geçmiş deneyimlerin ve mevcut ihtiyaçların etkileşimiyle şekillenir. Bu nedenle değişim, istisnai bir durum değil; varsayılan gerçekliktir. İnsan, değişmediğini düşündüğünde bile aslında değişmektedir. Fark edilmeyen değişim, kontrol edilemeyen değişimdir.
Bu noktada kritik olan, değişimi engellemek değil; onunla kurulan ilişkiyi düzenlemektir. İnsan, değişimi kendi kimlik anlatısına tehdit olarak gördüğünde, ya direnir ya da inkar eder. Her iki durumda da gerçeklikle arasına mesafe koyar. Oysa daha işlevsel olan yaklaşım, değişimi veri olarak kabul etmek ve bu veri üzerinden yeni bir konum belirlemektir.
Benzer bir mekanizma, insan ilişkilerinde de gözlemlenir. Bir ilişkinin başlangıcındaki yoğunluk, çoğu zaman o ilişkinin doğası zannedilir. Oysa bu yoğunluk, biyolojik ve psikolojik süreçlerin oluşturduğu geçici bir fazdır. Zaman içinde bu yoğunluk azalır, yerini daha dengeli bir yapıya bırakır. İnsan bu değişimi “bozulma” olarak yorumladığında, aslında sürecin doğasını yanlış okumuş olur.
Aynı durum başarı için de geçerlidir. Bir hedefe ulaşıldığında hissedilen zirve hali, kalıcı bir durum değildir. Bu zirve, bir geçiş noktasıdır. İnsan bu noktayı nihai bir durum olarak gördüğünde, sonrasında yaşanan düşüşleri başarısızlık olarak algılar. Oysa bu dalgalanma, sistemin doğal işleyişidir.
Zihin, bu geçişleri sabitleyerek kontrol hissi üretir. Ancak bu kontrol, gerçek bir hakimiyet değil; öngörülebilirlik illüzyonudur. İnsan, geleceği kesin olarak bilemez; fakat onu tahmin edilebilir hale getirmek ister. Bu istek, plan yapmayı mümkün kılar; ancak aşırıya kaçtığında hayal kırıklığı üretir. Çünkü gerçeklik, zihnin kurduğu senaryolara bağlı değildir.
Geçiciliği kabul etmek, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Bu kabul, yaşananın önemsiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, değerin kaynağını daha doğru tanımlamayı sağlar. Bir şeyin değeri, ne kadar sürdüğüyle değil; ne tür bir deneyim sunduğuyla ilgilidir. Süreye odaklanan zihin, deneyimin niteliğini gözden kaçırır.
Bu bakış açısı, insanı iki uçtan korur. Birinci uç, her şeyi kalıcı varsayarak aşırı yatırım yapmaktır. Bu yaklaşım, beklentiyi yükseltir ve kırılganlığı artırır. İkinci uç ise her şeyi geçici görerek anlamı askıya almaktır. Bu da motivasyonu düşürür ve yüzeyselleşmeye yol açar. Sağlıklı denge, geçiciliği bilerek değer vermektir.
İnsan, zamanın akışını durduramaz. Ancak bu akış içindeki konumunu belirleyebilir. Bu konumlanma çoğu zaman otomatik gerçekleşir. Geçmiş deneyimler, öğrenilmiş kalıplar ve duygusal alışkanlıklar, bireyin tepkilerini şekillendirir. Ancak bu otomatiklik değiştirilebilir. İnsan, kendi zihinsel süreçlerini gözlemlemeye başladığında, bu süreçler üzerinde kısmi bir kontrol geliştirebilir.
Bu kontrol, duyguları bastırmak ya da yok saymak anlamına gelmez. Aksine, onları doğru yere yerleştirmekle ilgilidir. Duygu, bir sinyaldir; nihai karar verici değil. İnsan bu ayrımı yapabildiğinde, hem daha esnek hem de daha isabetli kararlar alabilir. Çünkü artık anlık yoğunluklar üzerinden değil, daha geniş bir çerçeve üzerinden hareket eder.
Geçicilik gerçeği, insanı pasif hale getirmez. Tam tersine, daha bilinçli bir katılım sağlar. Çünkü süreklilik beklentisi ortadan kalktığında, insan deneyimi daha net görür. Abartı azalır, dramatizasyon düşer, değerlendirme kapasitesi artar. Bu da hem bireysel hem de ilişkisel düzeyde daha sağlıklı bir işleyiş yaratır.
Mesele, zamanın akışı değildir. Zaman zaten akmaktadır. Mesele, insanın bu akış karşısında nasıl bir zihinsel pozisyon aldığıdır. Geçiciliği inkar eden zihin, kaçınılmaz olarak zorlanır. Geçiciliği yüzeysel kabul eden zihin ise bunu davranışa dönüştüremez. İşlevsel olan, bu bilgiyi zihinsel bir ilke haline getirmektir.
Hayatın belirleyici sorusu, “Bu geçecek mi?” değildir. Bu sorunun cevabı bellidir. Her şey, istisnasız biçimde geçer.
Asıl soru şudur:
Geçici olanın içinde insan, neye tutunacağını değil; nasıl duracağını öğrenebilecek mi?