olaygazetecilik @ hotmail.com

Bir insanın ruh sağlığını anlamak için tek bir soruya bakarım:
Kaygısı ne işe yarıyor?
Kaygı her zaman düşman değildir. Ama eğitilmemiş kaygı, en sadık dosttan en acımasız gardiyana dönüşür. Takıntı her zaman hastalık değildir. Ama korkunun ritüeline dönüştüğünde insanı yavaş yavaş bir odaya kapatır.
Mesele şudur:
Kaygı seni büyütüyor mu, yoksa küçültüyor mu?
Kaygı beynin alarm sistemidir. İnsan kaygı duymasaydı ateşten kaçmaz, hastalığı ciddiye almaz, yarını planlamazdı. Davranış ekonomisti Daniel Kahneman insan zihninin hızlı ama hataya açık çalıştığını anlatır. Kaygı bazen bu hatalara karşı ikinci bir kontrol mekanizmasıdır.
Bir öğrenci sınavdan önce kaygılanır. Çalışır. Başarır.
Bu kaygı faydalıdır.
Ama aynı öğrenci gecelerce uyuyamaz, panik atak geçirir, bildiğini unutursa artık kaygı sabotajdır.
Psikolojide buna performans eğrisi denir: Orta düzey kaygı başarı getirir.
Kaygı problem değildir. Kontrolsüz kaygı problemdir.
Takıntı disiplin üretebilir. Bir cerrahın titizliği, bir pilotun checklist’i, bir yazarın cümle üzerindeki ısrarı… Bunlar üretken takıntıdır.
Ama bir sınır vardır.
Sağlıklı disiplinin dili:
“Yeterince iyi olsun.”
Takıntının dili:
“Ya rezil olursam?”
Aaron Beck buna bilişsel çarpıtma der.
Albert Ellis irrasyonel inanç.
Mükemmeliyetçilik, değersizlik duygusunun makyajıdır.
Takıntı kontrol değildir. Kontrol kaybı korkusudur.
Suç ve Ceza romanındaki Rodion Raskolnikov bir cinayet işler. Ama onu çökerten suç değil, kaygıdır. Cinayetten sonra bedeni çöker, ateşi yükselir, paranoya gelişir. Bu tablo yakalanma korkusu değildir; vicdan ile ideoloji arasındaki çatışmadır.
Raskolnikov kendini üstün insan sayar. Ama içindeki ahlaki yapı bu fikri reddeder. Ortaya çıkan şey bilişsel bölünmedir. Onu itirafa götüren mahkeme değil, kendi zihnidir.
Bu bize şunu öğretir: Kaygı bazen ahlaki pusuladır. Ama pusula sürekli titrerse insan yönünü kaybeder.
Takıntıların çoğu bugün başlamaz. Çocuklukta öğrenilir.
John Bowlby bağlanma kuramında sevginin koşullu öğrenildiği çocukların hayat boyu kaygı taşıdığını anlatır.
Sürekli eleştirilen çocuk mükemmeliyetçi olur.
Sevgisi başarıya bağlı çocuk başarısızlıktan korkar.
Güvensiz ortamda büyüyen çocuk kontrol takıntısı geliştirir.
Bu yüzden bazı insanlar kapıyı defalarca kontrol eder. Çünkü çocukken hata yapmanın bedeli ağır olmuştur. Takıntı çoğu zaman bugünün değil, geçmişin yankısıdır.
Akademik olarak başarılı bir öğrenci düşünün. Sınav dönemlerinde bulantı, taşikardi, terleme, uyku bölünmeleri yaşar. Bu basit stres değildir. Klinik olarak bakıldığında performans temelli özdeğer şeması görülür.
Çocuklukta koşullu kabul yaşayan bireylerde özsaygı içsel değil, dışsal geri bildirime bağlı gelişir. Başarı → kabul → değer zinciri kurulur. Başarı düştüğünde sadece not düşmez; kimlik sarsılır.
Bu yapı bilişsel düzeyde “ya hep ya hiç” düşünce biçimi, davranışsal düzeyde aşırı çalışma, fizyolojik düzeyde otonom sinir sistemi hiperaktivasyonu ile karakterizedir.
Ortada çalışkanlık değil, performans bağımlılığı vardır.
Benzer tablo temizlik takıntısında görülür. Kapı kolları, yüzeyler, mutfak alanı defalarca temizlenir. Bu basit hijyen hassasiyeti değildir. Obsesif düşünce kompulsif ritüelle nötralize edilmeye çalışılır. Ritüel geçici rahatlama sağlar, negatif pekiştirme yoluyla döngüyü kalıcılaştırır.
Kaygının kaynağı mikrop değildir; kontrol kaybı fantazisidir.
Bu yapı sıklıkla öngörülemez aile ortamlarında gelişir. Birey dış dünyayı düzenleyerek içsel düzensizliğini stabilize etmeye çalışır. Ev düzenlidir, ama ilişkisel temas zayıflar.
Mesleki başarıda da aynı mekanizma görülür. Uzun çalışma saatleri, düşük dinlenme kapasitesi, kronik yorgunluk, irritabilite… Bu salt iş disiplini değildir. Çoğu zaman kompansatuar narsisistik düzenleme söz konusudur. İçsel değersizlik, dışsal başarı ile dengelenmeye çalışılır.
Durma korkusu vardır. Çünkü eylem kesildiğinde bastırılmış yetersizlik duyguları yüzeye çıkacaktır.
Bu üç örnekte ortak mekanizma şudur:
Anksiyete içsel bir tehdit algısından doğar.
Birey bu tehdidi davranışla düzenler.
Davranış geçici rahatlama sağlar.
Döngü kronikleşir.
Takıntı çoğu zaman güvenlik üretmez; kırılgan özdeğeri stabilize etmeye yönelik savunmadır.
Klinik müdahale; bilişsel yeniden yapılandırma, maruz bırakma teknikleri, şema terapisi ve gerektiğinde farmakolojik destek ile planlanır. Aksi halde birey işlevsel görünür, ama içsel olarak tükenir.
Ve unutulmaması gereken ilke şudur:
Patoloji çoğu zaman semptomda değil, semptomun işlevindedir.
Zygmunt Bauman dünyayı akışkan diye tanımlar. İş geçici, ilişki kırılgan, kimlik belirsiz. Sosyal medya sürekli kıyas üretir. Eksiklik hissi kaygıyı, kaygı takıntıyı, takıntı tükenmişliği doğurur.
İnsan alarm modunda yaşar.
Şu üç soruya bak:
Kaygı beni harekete geçiriyor mu?
Belirli bir konuya mı bağlı?
İstersem durdurabiliyor muyum?
Eğer kaygı seni yönetiyorsa artık fayda yoktur.
Kapıyı birkaç kez kontrol etmek tedbirdir.
Defalarca kontrol etmek korku.
Kaygı ve takıntı tedavi edilir. Bilişsel davranışçı terapi düşünce hatalarını düzeltir. Maruz bırakma korku döngüsünü kırar. İlaç tedavisi sinir sistemini dengeler. Uyku, hareket ve nefes düzeni bedeni sakinleştirir.
Viktor Frankl anlam bulan insanın kaygıyı yönetebildiğini söyler. Boşluk takıntıyı büyütür. Anlam bulan insan kaygıyı disipline çevirir.
Telefonu sürekli kontrol ediyorsan yalnızlıktan korkuyor olabilirsin. Sürekli çalışıyorsan değersizlikten korkuyor olabilirsin. Temizlik takıntın varsa reddedilmekten korkuyor olabilirsin.
Kaygı çoğu zaman gelecek korkusu değil, kimlik korkusudur.
Kaygı seni hazırlıyorsa faydalıdır.
Seni yaşatmıyorsa zararlıdır.
Takıntı kalite üretiyorsa değerlidir.
Özgürlüğünü çalıyorsa yıkıcıdır.
Hayatın amacı kaygısız olmak değildir. Ama kaygı yüzünden yaşamayı ertelemek de değildir.
Kapıyı kontrol ederken hayat geçer.
Bir gün kapı kapanır.
Anahtar içeride kalır.
Hayat kontrol edilmek için değil, yaşamak için vardır.