Her yıl bu vakitler, doğanın inceden inceye bir vedaya hazırlandığını hissederiz. Takvim yaprakları eylülden ekime dönerken, yazın o gürültülü, neşeli ve koşturmacalı kalabalığı yerini yavaşça sessiz bir hüzne bırakır. Şehirler bile kılık değiştirir; asfaltın üzerine dökülen ilk sarı yapraklar, havaya sinen o nemli ve serin toprak kokusu, bize hayatın sadece büyüme ve parıltıdan ibaret olmadığını fısıldar.
Güz mevsimi, yılın rüzgârlı bir muhasebesidir aslında. Doğa, bütün gösterişli renklerini bir kenara bırakıp özüne dönerken, bize de kendi içimize dönmemiz için sessiz bir davetiye çıkarır. Yazın o savruk enerjisi, sonbaharın derin ve süzülmüş maviliğinde dinlenmeye çekilir. Balkona konulan bir fincan kahve, omza atılan hafif bir şal ve pencereye vuran ilk yağmur damlaları... Bunlar sadece birer mevsimsel detay değil, ruhun kendi evine dönme çabasıdır.
İnsanın ruhu da ağaçlar gibidir bazen. Kuruyan dallarımızı, artık bize yük olan eski alışkanlıklarımızı, işe yaramayan kırgınlıklarımızı dökmeden yenilenemeyiz. Sonbahar, bize "bırakmanın" da bir erdem olduğunu öğretir. Yaprak dökmeden yeşerilmez; geçmişin tortularını rüzgâra vermeden yeni baharlara yer açılmaz.
Belki de bu yüzden güz, en çok şairlerin ve kalbi yorgun olanların mevsimidir. Sokak lambalarının altında yürürken ayak seslerimize eşlik eden o hışırtı, zamanın ne kadar hızlı akıp gittiğini hatırlatır ama aynı zamanda anın kıymetini bilmemizi sağlar. Hüzünlüdür evet, ama tatlı bir hüznüdür bu; insana kendini yapayalnız değil, evrende ait hissettiren cinsten bir sakinliktir.
Bu sonbahar, rüzgârın önündeki yapraklardan biri gibi sürüklenmek yerine, durup bu sessizliğin tadını çıkarın derim. Kahvenizi alın, pencerenin kenarına geçin ve doğanın en zarif geçişini izleyin. Ne de olsa her bitiş, kendini bekleyen yeni bir başlangıcın en güzel hazırlığıdır.
Bu hüzünlü ve güzel mevsimde, içinizdeki hangi eski yükü bu sonbaharın rüzgârına bırakmak isterdiniz?
Sevgi Sağlıcakla kalın...



