olaygazetecilik @ hotmail.com

“Bazı eksikler, hiçbir zaman tam olmaz… Sadece sessizce taşınır.”

Mesut Özbek

 

Bir evde boş kalan bir sandalye, yalnızca bir mobilya değildir.

O sandalye, baba sesinin yankılanmadığı, anne sarılışının kokusuz kaldığı yerdir. Boş sandalye, sessizliğin mekana sinmiş halidir. Herkes masadan kalkar ama o sandalye hep bir ismin eksikliğini saklar. Kimse bakmaz ama o sandalye konuşur:

“Burada biri hiç oturamadı.”

İşte bu sessiz sandalye, toplumun en derin yaralarından birinin sembolüdür: Ebeveyn sevgisinden mahrum büyüyen çocuklar.

Çocukluk, insanın evrene attığı ilk çığlıktır. Ve o çığlık - eğer anne kucağına, baba omzuna yaslanamıyorsa - zamana sinmiş bir sızıya dönüşür. İnsan büyür ama o çığlık, içindeki bir odada hiç susmaz. Bir yetimin, bir öksüzün kalbi, hiçbir zaman sadece bir kalp değildir; içinde susmayı öğrenmiş fırtınalar, kendini sessizce onarmaya çalışan kırık köprüler taşır. Boş sandalye, bu sessizliğin oturduğu yerdir.

Toplum çoğu zaman “yetimlik” kelimesini bir tanım sanır. Oysa yetimlik bir tanım değil, hayatın üstüne sinmiş bir eksikliktir. Ne çocukluğun kokusu tamdır ne gençliğin heyecanı… Hayatın renkleri hep bir ton eksiktir.

Bir anne sarılışının insan psikolojisindeki yerini hiçbir terapi, hiçbir başarı, hiçbir ödül tam olarak dolduramaz. Baba sesi bir güven kodudur. Hayatta “sırtını yaslayacak bir duvarın var” hissidir. Ve o duvar yoksa… İnsan çok erken yaşta kendi gölgesine yaslanmayı öğrenir.

Öksüz ve yetim büyüyen biri için “dayanıklılık” bir seçenek değildir; bir mecburiyettir.

Sabah uyanınca kahvaltı sofrasında kimse adını seslenmez ama hayata yine de kalkılır.

Kırıldığında başını koyacak bir omuz aranmaz ama gözyaşı yine de sessizce kurulanır.

İnsanı olgunlaştıran şey yaşın ilerlemesi değil; beklenmedik yerlerde büyümek zorunda kalmaktır.

Ama bu eksiklik insanın ruhuna olağanüstü bir derinlik de katar.

Çünkü sarılmayı bilmeyenler, sarılmanın değerini herkesten daha iyi anlar.

Görülmeden büyüyenler, bir başkasını görmenin ne kadar kıymetli olduğunu bilir.

Ve sevgisizlikle tanışanlar, sevgiyi bir kelime değil bir sözleşme gibi yaşar: Kalpten kalbe kurulan sessiz bir antlaşma…

Toplum sevgiyi çok konuşuyor ama hiçbir sistem sevgisizliğin bıraktığı yarayı onarmıyor.

Yetimhaneler duvar inşa ediyor ama bağ kurmuyor.

Yardım kampanyaları umut veriyor ama yerini tutmuyor.

Çünkü sevgi bir ihtiyaç değil, insanın varoluş kodudur.

Anne bir sığınak, baba bir yön duygusudur. Bu iki pusula eksildiğinde hayat bir ormana dönüşür. Yolu kendin çizmeye mecbur kalırsın. Ve ne yazık ki, bu ülkenin sokaklarında, sınıflarında, yurtlarında, koridorlarında bu haritasız yolculuğu yaşayan yüz binlerce çocuk var. Onlar boş sandalyeye bakmayı çok iyi bilirler. Çünkü o sandalye, onların hikayesidir.

Bir toplum, en savunmasız bireyine nasıl davrandığıyla kendini anlatır.

Bizde ise savunmasızlar sistemin en sessiz köşesine sıkışır. Çocukların gözünde “ben de buradayım” diye bağıran o sessizliğe, çoğumuz alışmış gibiyiz.

Ama o sessizlik, yarının toplumsal çatlaklarını bugünden haber verir.

Bir çocuk, sabah okula giderken evde bir sesin yokluğunu fark eder ama bunu kelimelere dökemez. Akşam döndüğünde masada bir sandalye eksiktir ya da doludur ama hiç sevgiyle karşılık vermez. Bu eksiklik, bir kez değil, her gün yeniden yaşanır. Boş sandalye, bir gün değil, bir ömür boyu masada kalır.

Psikolojik olarak ebeveyn sevgisinden mahrum büyüyen bireylerde “kalıcı eksiklik hissi” oluşur. Bu, sadece duygusal değil, kimliksel bir sarsıntıdır. Çünkü çocuk, “önemli miyim?” sorusuna hayatının çok erken dönemlerinde net bir yanıt alamaz. Ve bu cevap eksik kaldığında, bütün hayat boyunca iç ses şu cümleyi fısıldar: “Ben önemli değilim.”

Bir toplumun en derin kırılmaları, çocukların sessizliğinde başlar. Çünkü sevgisizlik sadece bir bireyin kaderi değil; zincirleme toplumsal sonuçların tohumudur.

Sevgiyle büyüyen bir çocuk, yarının üretken, özgüvenli, empatik bireyidir.

Sevgisiz büyüyen bir çocuk ise ya içe kapanır ya da dünyaya bağırarak yürür.

Birinde umut filizlenir, diğerinde sessizlik kalınlaşır.

Evet, sevgi bir duygu değil; bir yapıdır. Ve bu yapının temel taşı ailedir.

Ama aile yoksa, toplum devreye girmelidir. Modern devletlerin bir kısmı bunu çoktan çözmüştür:

– Aile yanında büyüyemeyen çocuklara birebir mentorlar atanır.

– Sevgi eksikliği bir sosyal sorun olarak tanımlanır.

– Yurtlar yalnızca barınma değil, aidiyet ve bağ kurma mekanları haline getirilir.

– Sivil toplum, sadece yardım kampanyası değil, kalıcı duygusal destek ağları kurar.

Türkiye’de ise bu alanda hala “boş sandalye” duruyor. Çünkü çoğu sistem çocukları “koruyor” ama “bağ kurmuyor”. Yetimhane çıkışlı binlerce genç, 18 yaşına bastığında sistemin kapısından çıkar ve hayatın sert rüzgarlarıyla baş başa kalır.

Bu yüzden mesele yalnızca vicdan değil, stratejidir. Çünkü sevgisiz büyüyen her çocuk, sessizce bir sosyal maliyet üretir: Kırılmış özgüven, topluma küskünlük, güven sorunları, aidiyet eksikliği… Bunlar yalnızca bireysel yaralar değil; sosyal dengesizliklerin kaynağıdır.

Ben öksüz ve yetim büyüdüm. Bu cümle bir şikayet değil, bir gerçeğin çıplak hali.

Yıllar bana bir şeyi öğretti: İnsan, eksikliklerinden kaçmaz; onlarla yürümeyi öğrenir.

Ama bir çocuğun sırtına bu kadar ağır bir yükün erken bindirilmemesi gerekir.

Çocukken her sabah sofrada bir sandalye boştu. Ve ben yıllarca o sandalyeye baktım.

O sandalyeye kimsenin oturmayacağını bilerek büyüdüm.

Yıllar geçti, ben yetişkin oldum ama o sandalye hiçbir zaman kalkmadı.

Çünkü bazı eksiklikler, kapatılmaz; sadece sessizce taşınır.

Yetişkinliğin en ironik yanı şudur: Çocukken eksikliğini hissettiğin şeyi, büyüyünce başka çocuklara vermek istersin. Ben de öyle yaptım. Çünkü boş bir sandalye, bir çocuğun hayatını eksiltirken, dolu bir sandalye bir çocuğun dünyasını değiştirebilir.

Bugün bu yazıyı okuyan sen…

Evet, senin evinde bir sandalye boş olabilir.

Belki anne-babanın yokluğuyla büyüdün, belki bir çocuğa o sandalye kaldı.

Ama unutma: O sandalyeyi doldurmanın tek yolu, birini evine almak değil; bir çocuğun hayatında var olmak.

Bir toplumu değiştiren devrimler bazen büyük nutuklarla değil, küçük bir sevgi cümlesiyle başlar.

Bir çocuk “beni önemsiyorlar” diyebildiğinde, toplumun geleceği iyileşir.

Bir insanın kaderi, bazen yalnızca bir sandalyenin dolmasıyla değişebilir.

 

Evet, sistemin sorumluluğu büyük. Ama bireylerin sorumluluğu daha da büyük.

Bir çocuğa kitap almak, omuz vermek, elini tutmak… Bunlar romantik değil.

Çünkü sevgisizlik, toplumun kanayan ama kabuk tutmayan yarası.

“Toplumsal ebeveynlik” kavramı artık zorunluluk.

Modern toplumlarda bu kavram üç ayak üzerinde yükseliyor:

1. Kurumsal destek: Devlet yalnızca barınma değil, duygusal bağ kurmayı da politika haline getirir.

2. Sivil dayanışma: Toplum, “benim çocuğum değil” diyerek kenara çekilmez; sorumluluk üstlenir.

3. Bireysel duyarlılık: Bir insan, bir çocukla göz teması kurduğunda dünyayı değiştirebilir.

Bugün Türkiye’de yüz binlerce boş sandalye var. Her biri, bir çocuğun yarım kalmış hikayesi. Bu sandalyeleri yalnızca kurumlar değil, bizler de doldurabiliriz. Bir çocukla konuşmak, bir öğrencinin omzuna el koymak, bir yetime yol göstermek… Bunlar küçük değil, büyük adımlardır.

Sevgi, bir çocuğun iç sesini ya onarır ya da ömür boyu susturur.

Boş bir sandalye, bir evde sessizce durabilir ama bir toplumun vicdanında yankılanır.

Biz bu sessizliği artık duymamazlıktan gelemeyiz.

Çünkü eksiklik büyümekle kapanmaz; anlamla iyileşir.

Ve biz, anlamı çocukların gözlerinden yeniden kurmak zorundayız.

Bir çocuğun adının sevgiyle söylenmesi, bir toplumun kendine verdiği en kıymetli cevaptır.

Ve masada… Hala bir sandalye boş.

O sandalyeye bir isim, bir ses, bir sarılma lazım.

Çünkü boş sandalye sadece bir eksiklik değil, bir çağrıdır:

 “Bir çocuk hala sevgi bekliyor.”

Bir sandalyeyi doldurmak, yalnızca bir kalbi değil, bir geleceği kurtarır.

Ve biz ya bu çağrıyı duyarız… ya da sessizliğe ortak oluruz.