olaygazetecilik @ hotmail.com

Bir toplumda ahlak çok konuşuluyorsa, orada ahlak artmıyordur. Aksine, eksik olan şey yüksek sesle telafi edilmeye çalışılıyordur. Türkiye’de bugün yaşanan tam olarak budur: Ahlak bir davranış olmaktan çıkmış, bir söylem sektörüne dönüşmüştür. Yapılan bir şey değil, anlatılan bir şeydir.
Ahlak artık bir vitrin aksesuarıdır.
Ve bu vitrin çoğu zaman tertiplidir. Cümleler düzgündür. Herkes ne yapması, ne yapmaması gerektiğini bilir. Ama nedense kimse o yükü gerçekten sırtına almaz.
Ahlakın mesleği olur mu?
Bu soru yeni değil. Sokrates Atina sokaklarında insanları durdurup tam da bunu sorduğu için öldürüldü. Çünkü Sofistler vardı: Erdemi öğrettiklerini iddia eden profesyoneller. Doğruyu, iyiyi, adaleti… Ama bir bedel karşılığında. Ahlak onların elinde bir yaşama biçimi değil, bir uzmanlık alanı haline geldi. Satılabilir, aktarılabilir, sertifikalandırılabilir bir şeye dönüştü.
Ahlakı meslek haline getiren her düzen, ahlakı kişisel bir yük olarak taşıyan insanı tehdit olarak görür. Çünkü o insan prosedürle temizlenmez. “Ben görevimi yaptım” diyerek içini rahatlatmaz. Kuralların arkasına saklanmaz. Çünkü sistemle uyumlu değil, vicdanla uyumludur.
Dünya bu rahatsızlığı “etik” başlığı altında sterilize etti. Ahlak kurumsallaştı. Kodlara, yönergelere, komitelere bölündü. Max Weber’in işaret ettiği kırılma gibi. Weber, insanın ahlakı ikiye ayırdığını söyler: Meslek ahlakı ve vicdan ahlakı.
Meslek ahlakı kurallara uyar.
Vicdan ahlakı sonuçlara katlanır.
Sistem meslek ahlakını sever. Çünkü güvenlidir. Ölçülür, raporlanır, denetlenir. Vicdan ahlakını sevmez. Çünkü öngörülemez. Çünkü “Ben sadece görevimi yaptım” cümlesini geçersiz kılar. Vicdan sistemi değil, insanı merkeze alır. Ve sistemler insanı merkeze almaktan hoşlanmaz.
Kurallar elbette gereklidir. Ama sorun kuralların ahlakın yerine geçmesidir. Kurallara uymanın insanı otomatik olarak ahlaklı yaptığı yanılgısıdır. Bu yanılgı insanın en konforlu kaçış kapısıdır.
Kurallar düzen sağlar.
Ama adalet sağlamaz.
Kurallar sistemi korur.
Ama insanı korumaz.
Daha tehlikelisi şudur: Kural, bireye vicdanından kaçma imkanı verir. “Ben üzerime düşeni yaptım” cümlesi çoğu zaman bir sorumluluk değil, gelişmiş bir savunma mekanizmasıdır. Weber’in tarif ettiği patoloji tam da budur: İnsan, kurallara uyarak ahlaki yükten kurtulduğunu sanır. Ve bu sanı, kötülüğün en steril halidir.
Türkiye’de ahlakın bu kadar yıpranmış görünmesinin nedeni de budur. Ahlak bir duruş olmaktan çıkmış, bir role dönüşmüştür. Ahlaklı olmak değil; ahlaklı görünmek daha işlevseldir. Ahlak savunusu bir davranış değil, bir kimlik kartıdır artık. Gerektiğinde gösterilir, gerektiğinde cebe konur.
Ahlak en çok nerede konuşulur?
Gücün olduğu yerde.
Yetkinin, makamın, kürsünün olduğu yerde.
Ama ahlak nedense en az oralarda hissedilir. Çünkü ahlak gücü sınırlar. Güç ise sınırlandırılmaktan hoşlanmaz. Bu yüzden ahlak, iktidar alanında çoğu zaman düzgün cümlelere indirgenir. Belgeler tertiplidir. Açıklamalar pürüzsüzdür. Herkes prosedüre uygundur. Ama adalet hissi zayıftır.
Herkes görevini yapmıştır.
Kimse doğru olanı yapmamıştır.
Bu bireysel bir kötülük değil, kolektif bir ahlaki uyuşmadır. Ve bu uyuşma en çok “iyi niyetli” insanların arasında yayılır. Çünkü iyi niyet, çoğu zaman cesaretle karıştırılır.
Vicdan ahlakının kaos yaratacağı iddiası da burada çöker. Vicdan keyfilik değildir. Vicdan, sorumluluğu devretmeyi reddetmektir. Kuralı çiğnemek değil; kuralın arkasına saklanmamaktır. Psikolojik olarak bu, bedel ödemeyi göze alma kapasitesidir. Ve bu kapasite insanın en zayıf kasıdır.
Ahlakı kuruma devrettiğinizde birey rahatlar. Kendini güvende hisseder. Ama bu güven ahlaki bir temizlik değil; derin bir uyuşmadır. Gençlerin ahlak söylemine mesafeli durmasının nedeni de budur. Onların sorunu ahlakla değil; ahlak adına sergilenen bu konforladır.
Gerçek ahlak konforlu değildir.
Kaybettirir.
Yalnız bırakır.
Bazen kariyeri bitirir.
Bu yüzden ahlak bir referans değildir. Bir özgeçmiş maddesi hiç değildir. Daha çok insanın sırtında taşıdığı, kimsenin görmediği bir yüktür. Ve çoğu insan bu yükten kurtulmak için ahlaktan değil, vicdandan vazgeçer.
Ahlaklı olmak çoğu zaman kazandırmaz.
Ama insanı kendi gözünde tutarlı kılar.
İşte bu yüzden ahlak meslek haline geldiği anda içeriğini kaybeder. Maaşla sürdürülen ahlak, ahlak değildir. Unvanla korunan ahlak, ahlak değildir. Teşhir edilen ahlak ise çoğu zaman bir savunma davranışıdır.
Sonuç açık:
Ahlakın mesleği olmaz.
Ama ahlaksızlığın sayısız örgütlenme biçimi vardır.
Bu yazıyı okurken içinizden
“Ben zaten elimden geleni yapıyorum”
cümlesi geçtiyse, durun.
Çünkü bu cümle masumiyet değildir.
Bu, ahlaki sorumluluktan kaçmanın en rafine halidir.
Ahlak, insanı rahatlatmaz.
İçini ferahlatmaz.
Vicdanla yapılan hiçbir hesap huzurla kapanmaz.
Ahlak çoğu zaman tam da şurada bozulur:
İnsan, yanlış olduğunu bildiği bir şeye
“Benim görevim bu kadar” diyerek devam ettiğinde.
O anda kötülük başlamaz.
Ama insan biter.
Çünkü insan, başkasına zarar verdiği için değil;
zararı fark ettiği halde
bedel ödemeyi göze alamadığı için çözülür.
Ahlak hala mümkündür.
Ama bu, iyi insanların başarabileceği bir şey değildir.
Bu, kaybetmeyi göze alanların işidir.
Yalnız kalmayı kabullenenlerin.
Geri dönülemeyecek bir eşiği bilerek geçenlerin.
Ve evet, büyük ihtimalle sen de ben de o insanlar arasında değiliz.
İşte bütün mesele de budur.