olaygazetecilik @ hotmail.com

Felsefede sık anlatılan bir düşünce deneyi vardır: Theseus’un Gemisi Paradoksu.
Bir geminin tahtaları zamanla çürür. Çürüyen parçalar tek tek değiştirilir. Bir tahta çıkarılır, yenisi konur. Sonra bir başkası. Sonra bir başkası daha.
Yıllar geçer.
Sonunda geminin bütün parçaları değişmiş olur.
Peki o gemi hala aynı gemi midir?
Felsefe bu soruya iki bin yıldır cevap arıyor. Ama belki de soru başından beri yanlış soruluyordur.
Belki mesele geminin aynı olup olmadığı değildir.
Belki asıl mesele şudur:
O gemi hala bir yere gidiyor mu?
Çünkü bir geminin kimliğini belirleyen şey tahtaları değildir.
Bir gemiyi gemi yapan şey yolculuktur.
Rota varsa gemi vardır.
Rota yoksa ortada sadece suyun üzerinde sürüklenen bir yapı vardır.
İnsan da tıpkı o gemi gibi değişir.
İnsan hayatı boyunca aynı kalmaz.
Düşünceler değişir.
İnançlar değişir.
Alışkanlıklar değişir.
Hayata verilen anlam değişir.
Hatta daha radikal bir gerçek vardır.
İnsan yalnızca psikolojik olarak değil, biyolojik olarak da değişir. Hücreler yenilenir. Beyin bağlantıları yeniden kurulur. Deneyimler kişiliği dönüştürür.
Bilimsel olarak bakıldığında insanın bedeni ve zihni sürekli yeniden yapılanır.
Başka bir deyişle:
On yıl önceki insan artık yoktur.
Ama buna rağmen herkes aynı cümleyi kurar:
“Ben hala aynı insanım.”
İşte insan zihninin en güçlü yanılsamalarından biri burada ortaya çıkar.
Kimlik dediğimiz şey çoğu zaman değişmeyen bir öz değildir.
Kimlik, değişimin içinde kurulan bir süreklilik hikayesidir.
İnsan hayatını parçalar halinde yaşamaz. İnsan hayatını bir anlatıya dönüştürür. Geçmişte yaşanan olayları bir çizgi haline getirir ve o çizgiye “ben” adını verir.
Bu yüzden insan çocukluk fotoğrafına baktığında oradaki çocuğa “ben” der.
Oysa biyolojik gerçek farklıdır.
Ama psikolojik gerçek başka bir şeydir:
İnsan kendisini maddeden değil, hikayeden tanımlar.
Sorun şu ki dünya bu hikayeyi giderek parçalamaktadır.
Geçmiş toplumlarda insan hayatı daha yavaş ilerlerdi. İnsanlar çoğu zaman aynı şehirde yaşar, benzer sosyal çevrelerde bulunur ve hayatlarının büyük bölümünü aynı meslek içinde geçirirdi.
Hayat sınırlıydı.
Ama tutarlıydı.
Bugünün dünyası ise tam tersine çalışır.
Yeni bir şehir.
Yeni bir kariyer.
Yeni bir ilişki.
Yeni bir hayat.
Sürekli yenilenme çağın ideali haline gelmiştir.
İnsan sürekli değiştiğinde özgürleşmez.
İnsan sürekli değiştiğinde parçalanır.
Çünkü kimlik yalnızca değişimle kurulmaz.
İnsan hayatını bir hikaye olarak yaşayabilmek için olayların birbirine bağlanmasına ihtiyaç duyar.
Ama hayat bu bağı sürekli koparır.
Bir şehirden diğerine.
Bir işten diğerine.
Bir ilişkiden diğerine.
Hayat hızlanır ama anlam derinleşmez.
İnsanın sorunu çoğu zaman yanlış teşhis edilir.
Birçok kişi insanın kimlik krizi yaşadığını söyler.
Kimlik yalnızca “kim olduğumuz” ile ilgili değildir.
Kimlik aynı zamanda “nereye gittiğimiz” ile ilgilidir.
Bir insanın hayatında birçok şey değişebilir.
Meslek değişebilir.
Yaşadığı şehir değişebilir.
Hayatın koşulları değişebilir.
Ama insanın hayatında bazı eksenler sabit kalıyorsa yön kaybolmaz.
Bu eksenler çoğu zaman değerlerdir.
Dürüstlük.
Sorumluluk.
Vicdan.
Bu değerler insanın hayatında görünmeyen bir referans sistemi oluşturur.
İnsan hayatın içinde değişir ama bu eksenin etrafında değişir.
Psikolojik olgunluk tam olarak budur.
Olgunluk değişmemek değildir.
Modern kültür insanlara sürekli yeni başlangıçlar vaat eder.
Yeni bir hayat kur.
Kendini yeniden keşfet.
Eski kimliğini geride bırak.
Bu söylem ilk bakışta özgürlük gibi görünür.
Ama aslında daha derin bir sorunun üzerini örter.
Çünkü sürekli yeniden başlamak bir hayat kurmak değildir.
Sürekli yeniden başlamak çoğu zaman bir hayatın hiç kurulamadığını gösterir.
İnsanlar sürekli hareket eder.
Ama nereye gittiklerini bilmezler.
Bugünün insanı son derece meşguldür.
Planlar yapar.
Hedefler koyar.
Yeni projeler üretir.
Ama bütün bu hareketin ortasında çoğu zaman şu soru sorulmaz:
“Ben nereye gidiyorum?”
Bu soru sorulmadığında hayat giderek mekanik bir sürece dönüşür.
İnsan yaşamaya devam eder.
Ama yaşadığı hayatın anlamı yavaş yavaş silinir.
Psikolojide buna yabancılaşma denir.
İnsan bir noktadan sonra kendi hayatına dışarıdan bakıyormuş gibi hisseder.
Sanki yaşadığı hayat kendisine ait değilmiş gibi bir duygu oluşur.
Toplumda bu duygu şaşırtıcı derecede yaygındır.
İnsanların büyük bir bölümü hayatlarının belirli bir döneminde şu cümleyi kurar:
“Hayatım değişiyor ama neden değiştiğini bilmiyorum.”
İşte kimlik krizinin gerçek başlangıcı burasıdır.
Çünkü insan hayatında değişim kaçınılmazdır.
Bu noktada Theseus’un gemisi paradoksuna geri dönelim.
Bir geminin bütün tahtaları değişebilir.
Ama gemiyi gemi yapan şey tahtalar değildir.
Gemiye kimlik kazandıran şey rotadır.
Rota varsa gemi vardır.
Rota yoksa sadece sürüklenen bir yapı vardır.
İnsan hayatı için de aynı şey geçerlidir.
İnsan değişir.
Bundan kaçış yoktur.
Ama insanın kendisine sorması gereken soru şudur:
Ben değişiyorum.
Peki nereye doğru?
Bu sorunun bir cevabı varsa kimlik de vardır.
Ama cevap yoksa hayat tuhaf bir şeye dönüşür.
İnsan hareket eder.
Ama yol almaz.
Bir gün insan dönüp hayatına bakabilir.
Ve şunu fark edebilir.
Hayatı boyunca parçaları değiştirmiştir.
Ama hiçbir zaman bir rota seçmemiştir.