olaygazetecilik @ hotmail.com

Gazetecilikte 42 yılı geride bıraktım. Dile kolay; binlerce haber, yüzlerce manşet, uykusuz geceler ve tükenen kalemler... Bunca zamanın sonunda bana ne kaldı derseniz; iyi pişmiş, zeytinyağlı bir barbunya yemeğine olan tutkum ve her geçen gün daha da kıymetli hale gelen vefa arayışım derim.

Barbunya sabır ister. Ayıklarken parmakların boyanır, pişerken kıvamını bulması için beklemen gerekir. Tıpkı gerçek bir haber gibi. Emek verirsin, doğruyu bulmak için didinirsin, kamuoyuna sunarsın. Ama günün sonunda, o haberi ilmek ilmek dokuyan gazetecinin beklediği tek bir şey vardır: Kuru bir teşekkür.

Meslek hayatımızda bizler "teşekkür" beklemeyi pek sevmeyiz aslında, görevimizdir çünkü. Ancak vefa, o teşekkürün içinde saklıdır. Bir haberi yaparsınız, bir haksızlığı giderirsiniz ya da bir gerçeği gün yüzüne çıkarırsınız; fakat o haberden fayda sağlayanlar sizi bir gölge gibi geçtiğinde, insanın içi bir parça burkulur. Bu bir ego meselesi değil, bir insanlık meselesidir.

Vefa, sadece İstanbul’da bir semt adı olmamalıdır; o, gazetecinin daktilosuna damlayan alın terinin karşılığıdır.

Tam da bu noktada, vefanın ve teşekkürü unutanların haline dair eski bir fıkrayı hatırlayalım:

Adamın biri denize düşer, boğulmak üzeredir. Feryat figan bağırırken, yoldan geçen biri büyük bir cesaretle suya atlar ve adamı kıyıya çıkarır. Boğulmaktan kurtulan adam, kıyıya çıkınca üstünü başını düzeltir, derin bir nefes alır. Kendisini kurtarana dönüp teşekkür edeceği yerde şunu sorar:

— "Beyefendi, çıkarırken şapkam denize düştü, onu neden almadınız?"

42 yılın bana öğrettiği en büyük gerçek şu: Barbunya soğuk da yenir, sıcak da; ama vefa her zaman sıcak kalmalıdır. Bir meslektaşınızın, bir dostunuzun emeğine bir "teşekkür" borçlanmak, dünyanın en ağır borcudur. Çünkü o teşekkür gelmediğinde, sadece bir haber değil, bir gönül de yarım kalır.

Yine de, biz yazmaya devam edeceğiz. Belki bir gün, o beklenen vefa, bir tabak barbunyanın yanındaki taze bir ekmek gibi soframıza konuk olur.