Mesleğimiz gereği hep bir yerlere yetişmeye, manşeti yakalamaya, hayatın o hızlı ve bazen de acımasız akışını belgelemeye alışığız. Benim hikayem, 18 yıl önce Gebze’nin o bitmek bilmeyen temposundan, sanayinin ve haberin kalbinden çıkıp; akşamları sığınacak sakin bir liman arayışıyla başladı. O gün, rotamı Tuzla’ya kırdığımda aslında sadece bir semte değil, yeni bir yaşam biçimine de taşındığımı bilmiyordum.
Bir gazeteci gözüyle bakmak, her sokakta bir hikaye, her değişimde bir manşet görmektir. Gebze’nin o gri, gri olduğu kadar da diri enerjisinden sonra Tuzla, bana haberin ötesindeki hayatı gösterdi. 18 yıldır bu ilçenin her köşesini adımlarken; sadece bir sakin olarak değil, bir şahit olarak da buradayım. Tren hattının gürültüsünden, tersanelerin o devasa metalik sesine; Manastır’ın sessizliğinden, sahilin o son yıllarda iyice artan uğultusuna kadar her detayı hafızama kaydettim.
Tuzla’da geçen bu 18 yıl, bana şunu öğretti: Bazı şehirler sizi yorar, bazıları ise sizi besler. Gebze’de çalışmak ne kadar öğretici ve hayatın mutfağındaysa; Tuzla’da yaşamak da o kadar rehabilite edici. Eskiden haber peşinde koşarken geçtiğim o yollar, zamanla evime çıkan o huzurlu rotaya dönüştü. Gazeteci refleksiyle ilçedeki her yeni yapıyı, her değişen dokuyu incelesem de; kalbim hala o eski, o daha samimi Tuzla’nın peşinde.
Yirmi yıla merdiven dayamış bu süreçte, çok fazla değişime kalem oynattık. Ancak Tuzla’nın o "kasaba ruhunu" koruma inadı, benim için her zaman en değerli "haber" oldu. İstanbul’un hemen kıyısında, Gebze’nin yanı başında ama ikisinden de bambaşka bir kimlikle duran bu ilçe, benim için artık bir iş sahası değil, ömrümün en kıymetli 18 yılının başrol oyuncusu.
Bugün, elimde kalemim ve cebimde 18 yılın birikmişliğiyle diyorum ki; Gebze hayatın gerçeklerini fısıldayan bir hocaydı, Tuzla ise o gerçeklerin ortasında nefes alabildiğim tek sığınak. Gazeteci gözüyle baktığımda gördüğüm tek bir manşet var: "Tuzla; geçip gidilen bir yol değil, her geçen gün biraz daha kök salınan bir sevdadır."



